Kalkışma

Geçtiğimiz Yıldan Kimi Notlar

Geçen yıl aldığım dağınık notlardan bazı parçalar:

Aydemir Güler’in 1999’da kaleme aldığı ve geride bıraktığımız yıl yeniden gözden geçirilerek ikinci baskısı çıkan kitabı Son Kriz’den kimi notlar aldım. Eserde; Türkiye’nin sınıf bileşiği, 20. yüzyıl tarihi ve cumhuriyetin kimi tarihsel niteliklerine vurgular söz konusu olduğunda, kimisi bana ‘çüş artık’ dedirtecek cinsten önermelere yer yer rastlanıyor fakat amacım, her biri kökünü tarihin kavranış biçiminden alan ve kendini güne dair pek çok siyasal bağlanmışlıklar üzerinden somutlayan bu görüşlere değinmek değil -nihayetinde kendini, geniş perspektiften bakıldığında tali sayılabilecek olmasına rağmen Türkiye sosyalist hareketinin bugününün dar penceresine yerleştirildiğinde kocaman bir hale bürünebilecek siyasi görüş farklılıkları şeklinde gösteren bu ayrılıklara değinmek için okuma notlarını kullanacak değilim. Ben, bunun yerine; 90’lı yılların Türkiye siyasi tarihini biçimlendiren meselelere; sendikal hareketin 12 Eylül sonrası vaziyeti, Türkiye burjuvazisinin tarihsel eğilimlerinin varılmış bulunan kavşakta büründüğü formlar, dinci gericilik ve devrimci demokrat hareketin oto-likidasyon süreciyle bu sürecin öznelerinin Kürt yurtsever hareketi ve kent yoksulları ile kurduğu bağlar üzerinden yaklaşan bu hacimli sayılabilecek eserin kimi noktalarda sunduğu yerinde açılımları -kitaptaki detaylara girmeden, ancak yazacak olduklarımın kişisel defter notları olmadığından yola çıkarak, okuyucu için asgari bir anlam taşıması gereğinin bilincinde bir vaziyette- paylaşmak isterim.

Sendikal Hareket Üzerine
: Türkiye işçi sınıfının 90’lı yılların tamamına yayılan etkisizliği ve sendika hareketin, dönemin Türkiyesi’ni şekillendirmede en az rol oynayan dinamiği haline gelmesi; Bahar Eylemleri’nin çarpıcı niteliğinde somutlanan 1987-1991 yükselişinin, bu yükselişle aynı döneme denk düşebilecek bir işçici-sosyalist canlanmayla buluşamaması temeli üzerinden açıklamaya çalışıyor. Alıntılıyorum: “87-91, işçi sınıfımızın tarihinde belki de en ‘kendiliğinden hareket’ dönemi sayılmalıdır. (…) 1987’nin işçi sınıfı, sosyalist siyasetin etkisinden en uzak hareketliliği yaratmıştır. Bu hareket 15-16 Haziran’dan sonra ikinci kez işçi sınıfının varlığına ve tarihsel misyonuna güvenin tazelenmesi için yeterli görkemlilikte bir çıkış anlamını taşıdı. Ancak sosyalist siyaset ile kendiliğinden sınıf hareketi arasındaki bağlantı birincinin ikinci kategoriye bilinç taşımasına dayanır. Bu bağlantının tersinden kurulması olanağı yoktur. Ne kadar görkemli olursa olsun kendiliğinden hareketlenme sosyalizm için yeniden yapılanmak üzere yeterli enerjiyi sunmaya muktedir olamaz” (Güler’in bu sözlerinin üzerine, bahsi geçen dönemde 1980-öncesinin belli başlı devrimci-demokrat çevreleri hangi durumdaydı; onu da ben hatırlatayım. TİP-TSİP-TKP çizgisi, TBKP-BSP ekseninde buluşmuşlardı. Bu çevre daha sonra TKEP artıkları, Kurtuluş ve Devrimci Yol kalıntılarıyla bütünleşerek ÖDP’ye evrilecektir. Perinçek, Berktay çevresinin ayrışmasıyla beraber bütünüyle PDA’cı dar bir taban üzerine yükselecek Sosyalist Parti’yi kurmaya hazırlanıyordur. THKO geleneğinden kala kala, ilerleyen dönemde EP’ye dönüşecek olan yarım yamalak bir TDKP; TKEP’in liberal eğilimlerini gerekçe göstererek çevreden ayrılan bir TKEP/L, sönümlenme raddesine gelmiş TİKB ve 90’lı yılların ikinci yarısında partileşecek olmasına rağmen 1987’den itibaren sahnede olan TDKP kökenli EKİM grubu. Tüm bu örgüt çöplüğüne, işçi sınıfı hareketine eklemlenme olanağı zaten bulunmayan dönemin Devrimci Sol ve TKP/ML’sini kattığımızda, sınıfın kendiliğinden tepkisinden doğan hareketini örgütlemeye, yönetmeye, dönüştürmeye ve sınıfı yönlendirmeye gücü yetecek tek bir oluşum dahi kalmadığını görüyoruz.) Güler bu dört yıla damgasını vuran ve bir anlamda Özal liberalizmini derin uykusunun verdiği rehavetten uyandıran sendikal hareketlilik sürecinin sembolik finali olarak, Bayram Meral-Şemsi Denizer ekibinin 1992 konfederasyon seçimlerindeki galibiyetinin simgelediği ‘bürokratik restorasyon’u veriyor.

Nasıl Bir Burjuvazi
: Burada Türkiye burjuvazisinin kimi yapısal eğilimlerini belirlemeye girişen bir analiz sözkonusu. Yapısalcı bir tuzağa düşmemenin gereği konusunda hassasım; bu nedenle -sermaye birikim süreçlerindeki süreklilik eğiliminin farkında olduğum gerçeğini saklı tutarak, Güler’in 1923’ü Burjuva Devrim’in önemli kırılma noktalarından ilki olarak okuyan görüşüne katılıyorum. Güler bu bölümde, Türkiye’nin yakın tarihinde siyasi öneme haiz kimi olaylarını, aynı önemin sermaye iktidarının yönelimleri doğrultusunda toplumsal süreçleri dönüştüren nitelikte bir öneme denk düşüp düşmediği ayırdı ekseninde ayıklıyor ve ortaya; iktidarın, gecikmiş kapitalizme özgü kaynak, pazar ve sermaye birikimiyle ilgili yapısal sorunların üstesinden gelebilmek için geliştirmiş olduğu ve kendisi tarafından ‘büyük projeler’ olarak adlandırılan motifler ortaya çıkıyor. Güler’in, bir şemsiye ideoloji olarak Kemalizm de dahil olmak üzere; erken dönem sermaye iktidarının geliştirmiş olduğu, kendi iktidarını konsolide ederken bir başka anlamda da tarihin ‘ileri’ doğru deviniminin önüne (kendini; küçük üreticiliğin korunması, işçi haklarının ‘varolmadığı’ korporatist bir ekonomik rejimin benimsenmesi gibi yapısal/yönetsel anlamlarda Osmanlı’nın altı yüz yıllık iktisadi tarihine gerek 14. yüzyılın toprağa dayalı Anadolu aristokrasisi karşısnda, gerekse 19. yüzyıldan itibaren kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal formasyonu altüst edebilecek etkilerine karşı ‘daimi dengeleyici’ bir güç olarak damgasını vuran merkeziyetçi eğilimle süreklilik içinde olduğunu iddia edebileceğim bir biçimde) set kuran; bu engelleyici niteliğiyle, doğal olarak burjuva devrimin ötesine geçmenin yolunu açabilecek bir devinimi bastırmanın ötesinde, bizzat burjuva devrimi de yarım yamalak/tamamlanmamış bırakan pratiklerin kökünde, Türk burjuvazisinin yapısal yetersizlikleri ‘siyasi’ kanallarla bastırma ihtiyacının varolduğunu iddia etmesi yeni olmasa da kitaptaki haliyle şık ve öz bir biçimde formüle edilmiş bir iddia. Yapısal yetersizliklerin siyasi yollarla telafi edilmesi gibi bugüne değin geçerliğini koruyan uzun dönemli bir eğilimin cumhuriyet tarihi boyunca, ulusal ve uluslararası konjonktürün değişen gündemi bağlamında kendini yeniden-şekillenmeye açtığı kopuş momentleri, Güler tarafından 1923, 1946 ve 1980 olarak tanımlanıyor. Kopuş momenti olarak adlandırılabilecek ilk dönemeç olan 1923’e bu niteliği veren, Kemalist iktidarın ‘geriye dönüş’ yolunu tıkayacak şekilde seçimini ‘kapitalist kalkınma’dan yana kullanması. 1946 ve 1980’e gelecek olursak; her ikisinin de ülkedeki yerel-yabancı sermaye birikim süreçlerini farklı biçimlerde etkileyecek sonuçları olmasına karşın temel eğilim olarak Türk sermayesinin uluslararası sermaye düzenine eklemlenme sürecinde sahip oldukları kritik önem hususunda hemfikir olabileceğimizi sanıyorum -tartışmaya pek gerek yok.

Kent Yoksulları
: Türkiye’de son yirmi yılda gerçekleştirilen kent sosyolojisi çalışmalarının bazılarında ‘yeni yoksulluk’ biçimleri altında mercek altına alınan tabakaların varlığının kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkileri dahilinde anlamlandırılması çabasının oldukça kompakt bir halde sunulması ve küçük burjuva devrimci örgütlerin abartılı güzellemelerine konu olan 1995-1996 hareketliliğinin farklı bir yorumla ele alınması anlamlarında, kitabın en ilgi çekici bölümünün bu olduğunu söyleyebilirim. Bu toplumsal tabakalarının varlığı, kendilerinin kapitalizm tarafında massedilememiş olduğu gerçeğine; ideolojik yönelimleri ise, massedilememiş oldukları gerçeğinden hareketle, çoklukla yoksul Kürt ve Alevi köylülüğü kaynağından beslenen ideolojik formasyonlarının kentte büründüğü ‘dayanışmacı-korumacı’ niteliğe bağlanıyor (bu niteliğin, 1970’li yıllarda devrimci-demokrat dalga ve CHP’nin; bunu takip eden ve 90’ların ortasına uzanan dönemde ise sermaye iktidarının kısıtlı olmaktan öteye gidemeyen şekillendirme çabalarına maruz kaldığı ve çeşitli dönüşümler geçirdiğinden uzunca bahsediliyor). Önce bu tabakaların varlığını üretim/bölüşüm dinamikleri üzerinden açıklayan, ardından bu geniş kesimin ideolojik biçimlenişinden bahseden bölümlerden seçtiğim alıntıları aktaracağım: “Göç eden -dünün tarım emekçisi- yeni mülksüz, kentte sanayi proletaryasına iltihak etmek yerine burjuva iktisadının marjinal ya da enformel sektör kavramlarıyla tanımladığı bir kategoriye doluştu.(…) Göçmüş yeni kentli emekçiler ücret düzeyini aşağı çekme fonksiyonunu görüyorlar, ancak kendilerini yedek olarak bile olsa, işçi sınıfının parçası hissetmelerini sağlayacak bir istihdam alanı ile tanışmıyorlar. Marjinal/enformel emek süreçleri bu kesimleri, bir; fabrika ve atölye alanından uzak tutarak işçi sınıfına yabancılaştırıyor; iki; işçi sınıfının çalışan kesimlerinin sahip olmadığı bir sınıf atlama beklentisiyle donatıyor; (…) dört; nesnel olarak emekçi sınıfların parçası bir kategori, düzenin ideolojik kuşatmasına daha derin bir mahkumiyetin koşullarıyla donatılmış oluyor.” — “Yeni-kentli yoksulların radikal sağa da taban olmaları genel olarak mümkündür. Ancak bu kitlenin ağırlıklı bölümü işçi sınıfının geniş tanımı içindedir. Dolayısıyla tarihsel olarak sosyalizm yönünde çıkarlara sahip oldukları su götürmez. Bir önemli dolayımla: İşçi sınıfı… Evet, bir kez daha işçi sınıfı. Kent yoksulları ile komşu yaşayan işçiler, ara ara aynı belediyede, aynı atölyede kader ortaklığını da yakalayabilen insanlar. İşçi bloklarının hemen arkasındaki sırtlarda tutunan gecekondular. Aynı kahvede buluşan emekçiler. Ama, kooperatif parasını ya da otomobil taksitini denkleştirmeye uğraşan düzenli iş sahibi kentli emekçi ile işsizlik ve yoksulluğun yıkıma taşıdığı yarı köylü.. Kısa yoldan sınıf atlayıp bakkal dükkanı edinmek isteyen köşe dönmeci ile sakin ve disiplinli, tanımlı çalışma yıllarını önüne koyan, emekliliğini bekleyen ‘sigortalı’.. İsyan duygusu ya da sendikal atalet.. Boyun eğme ve tevekkül ya da ekonomizmle sınırlı sosyal gündem.. (…) İşçi sııfına yapılan bu vurgu sol siyasetle ve sosyalist örgütlülükle, velhasıl öncülük fonsiyonuyla buluşturulmadığında burjuva ideolojsinin sınıfın arasına serptiği bölücü mayınların karşısında güçlü bir dayanak kalmayacaktır.” — “90’lar Türkiye’sinde, kent yoksulları ile işçi sınıfı arasında kader ortaklığının tesis edilememesi durumunda en fazla ne olabilecekse o oldu: Varoşlar ham bir isyanla sarsıldı, içi sınıfsallıkla doldurulamadığı ve hareket biçimi siyasal önderlikçe tespit edilemediği ölçüde, isyan adım adım, hatta hızla çöküşe dönüştü.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: