Kalkışma

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin[1] Kadın ve Aile Politikaları (1917-1921)

Posted in Kadın Kurtuluşu, Sovyetler Birliği, Tarih by Dead FM on Haziran 9, 2010

1917 Ekim Devrimi ile Rusya’da inşasına başlanan yeni rejim ve yeni toplum düzeninin, süreklilik ve kopuş içeren unsurların bütünlük içindeki karşılıklı etkileşimi çerçevesinde ilerleyen tarihin tanık olduğu, bütünüyle iradi insan eylemi eliyle var edilen en görkemli politik ve ekonomik altüst oluşlardan birine işaret ettiği açıktır. Niceliksel anlamdaki büyüklüğü ve gelişmişliği sayesinde kolektif insan eylemliliğinin toplumsal yapılar nezdinde niteliksel bir dönüşümü gerçekleştirme olanaklarına sahip olması gibi moderniteye özgü bir özellik nedeniyle, kendini önceleyen burjuva devrimleri ile ortak bir ‘biyolojik’ köke sahip olsa dahi, Ekim Devrimi, sarmal halinde birbirinin üzerine yükselen ve insan eylemliliği ile yapının birbirinden koparılamaz biraradalığını içeren tarihsel gelişim aşamalarının hiçbir döneminde rastlanmamış bir kimliğe haizdir: Amaçlanan; devrimsel dönüşümün, yalnızca ‘vurduğu’ üstyapı kurumlarını başkalarıyla değiştirmesi değil, insani varoluşun özünü belirleyen toplumsal üretimin, insanın ‘kendini gerçekleştirmesi’ yolunda olanaklı kıldığı potansiyelin üzerine tıpkı bir tül perde gibi örtüldüğü müddetçe bu potansiyelin aktüalize edilmesini imkansız kılan tüm üstyapısal kurumların bütünüyle ilga edilmesiydi. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ni, Bolşevik iktidarının ‘radikal dönemi’ olarak adlandırılabilecek 1920’li yıllarda[2] aile kurumunun ‘tasfiyesi’ hedefine yönlendirilen yasal ve yapısal düzenlemeleri bu bilgi ışığında değerlendirmek gerekmektedir. Burada, üzerine geniş bir literatür bulunan, ‘SBKP’nin Kadın ve Aile Politikaları’ konusuna yalnızca yüzeysel bir şekilde eğilmekle yetineceğim. SSCB’nin İkinci Dünya Savaşı ve bunu takip eden yaklaşık elli yıllık tarihinde, kadın ve aile meselesine nasıl yaklaştığı meselesinin kapsamının, başlı başına oldukça büyük olması nedeniyle, çalışmamın (ve ilgimin) tarihsel sınırları Ekim Devrimi ile Parti politikalarında dramatik bir dönüşü simgeleyen 1930’lu yılların ortası arasındadır. Bu çalışmanın aşmayı denemediği bir başka önemli sınır ise Rusya köylülüğü ve ele alıyor olduğum dönemde Sovyet toplumunun ezici çoğunluğunu oluşturan kırsal kesimdeki egemen mülkiyet ilişkilerinin kadın sorunu bağlamında işaret ettiği dibi derin kuyu tarafından teşkil edilmektedir. Rusya köylülüğünün içinde yaşadığı ve kapitalizmin teğet geçtiği çok-aile merkezli kolektif toprak mülkiyeti hukukundan doğan kadının toplumsal konumu ve bu konum ile geleneksel patriyarkal yapı arasında, devrim-sonrası dönemde SBKP politikaları nedeniyle oluşan keskin çelişki konusunda söylenecek çok şey olmasına rağmen, şu vaziyette söyleyebilecek pek birşeyim olmamasından mütevellit, bahsedilen politikaların; kentçil, ücretli emek dünyasının içinde yahut kıyısında yaşayan kadınlar üzerindeki etkilerini ele almakla yetineceğim.

Çalışmanın kapsamı hakkında kimi bilgiler vermemin gerekli olduğunu düşünüyorum. B0lşevik retoriğin ‘kadınlık durumu’na ve bir toplumsal cinsiyet kodu olarak ‘kadın’a, ele alıyor olduğum dönemde iliştirdiği yeni (yahut eskiyle bir süreklilik ilişkisi içinde olan) toplumsal ve kültürel anlamlar, araştırma alanımın kısmen dışında kalıyor. Örneğin bu makalede, İç Savaş yıllarını kapsayan geçiş döneminde, ‘bir yoldaş figürü olarak kadın’ın ne yollarla ve ne tür bir biçimde kodlandığıyla ilgilenmiyorum. Aynı şekilde, ‘direngen ve üretken bir işçi olarak Sovyet kadını’ resminin hangi kültürel vasıtalar aracılığıyla biçimlendirildiği meselesi de yöneldiğim çerçevenin dışında kalıyor. Eminim ki bahsi geçen konularda, kültürel çalışmalar alanı dahilinde ve feminist kuramın yol göstericiliğinde yetkin çalışmalar yapılabilir. Benim ilerleyen sayfalarda yapmaya çalışacağım ise; Karl Marx, Friedrich Engels ve V.I. Lenin’in burjuva toplumdaki kadın ve aile sorununa, bu sorunun tarihi kökenlerine ve sosyalist biçimde örgütlenmiş bir toplumsal düzende sorunun nasıl bir şekle bürünüceğine ilişkin, uzun bir süre zarfında kaleme almış oldukları (1844 ile 1921 arasında kalan bir dönemden bahsediyorum) tezlerin bütünlüklü bir özeti ışığında yirminci yüzyılın ilk sosyalist devriminin gerçekleştirildiği topraklarda aynı soruna dair ne gibi uygulamalara girişildiğini tarihi ve zamandizinsel bir kavrayış içinde sunmaktır. Erken dönem Sovyet rejiminin hukukçuları ve Alexandra Kollontai gibi yüzyıl başının önemli kadın hareketi aktivist ve feminist ideologlarının, meseleyi ilgilendiren hususlarda öne sürdüğü açılımlar da, çalışmanın önemli bir parçasını oluşturacaktır. Amacım, Sovyet devriminin önder kadrolarının kadın ve aile sorununa yaklaşımlarının düşünsel köklerine nüfuz edebilmemizi sağlayacak bir teorik zeminin ana hatlarını oluşturmak ve 1917 ile 1930’lu yılların ortası arasında kalan dönemde Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin kadın ve aile politikalarını etkileyen kimi sosyal ve ekonomik faktörleri sıralayabilmektir. Dönemin kadın ve aile politikalarını şekillendiren yasal düzenlemelerin ne yönde olduklarını görebilmek için yararlandığım kaynakların tümü ikincil nitelikte olup[3]; bu politikaların içeriğini Sovyet tarihinin genel seyri ve Marksizm bağlamına yerleştirmek için faydalandığım metinlerin büyük bir çoğunluğu klasik Marksizm’in birincil kaynakları ile Bolşevik vizyonunu bizzat aydınlatması hasebiyle Lenin’in toplu eserlerinden alıntılanmıştır.

Bu inceleme sürecinde ele almış olduğum, Sovyetler Birliği ve SBKP tarihini konu eden ikincil metinlerin bir kısmına hakim olan keskin-ortodoks ‘Sovyetik’ yaklaşım ile bunun karşı ucunda yeraldığını söyleyebileceğim araştırma metinlerinin, Sovyet deneyiminin içinde bulunduğu özgül tarihsel bağlamın koşullandırmalarını hiçe sayan feminist “radikalizmi” arasında bir set oluşturmaya ve bu setin ardından düşünmeye gayret sarfettim. Buna göre; araştırmanın ilk bölümünde, Bolşevik iktidarın kadın ve aile sorununa yönelik pozisyonunun Marksist fikirsel kökenlerine değineceğim. Bu bölümde faydalanacağım eserler bütünüyle Marksizm’in 19. yüzyıldaki birincil kaynakları olacaktır. Bunu takiben ikinci büyük bölümde ise, 1917-öncesi dönemin Rusyası’nda kadının ve ailenin toplumsal konumundan kısaca bahsederek, Bolşevik iktidarın kadın ve aile sorununa yaklaşımının 1917 Güzü’nde sahip olduğu radikal kimliğinin, 1920’li yılların ortasından itibaren uğramaya başladığı dönüşümü ve 1930’lu yıllara gelindiğinde geçirdiği keskin dönüş yoluyla ‘gelenekselci’ olarak adlandırılabilecek bir çizgiye kayışını, ‘neden’leri ve ‘nasıl’ları ile inceliyor olacağım.

1. Klasik Marksizmin Kadın ve Aile Sorununu Kavrayışı

Ailenin kaldırılması! En radikal kişiler bile, komünistlerin bu utanç verici niyeti karşısında parlayıveriyorlar.”[4]

Marx ve Engels’in; burjuva toplumunun, onun tarihsel arkaplanını oluşturan ve içinden türediği sosyal ve ekonomik temeli işaret ederek, yaratmış olduğu düzeni sistematik bir eleştiriye tabi tutan ilk düşünürler olduğu iddia edilebilir. Engels’in, “uygarlaşmış toplumun hücre biçimi”[5] olarak nitelendirdiği ve “güçlü ile zayıf arasındaki ilişkiyi belirgin bir şekilde göstermesi”[6] nedeniyle, en genel tabiriyle, ‘uygarlığın nüvesi’ şeklinde adlandırılabilecek tek-eşli aile kurumunun 19. yüzyılda büründüğü spesifik formlardan biri olan ‘burjuva aile’nin eleştirisi ile Sanayi Devrimi’nin; üretimi, ev ve çevresinden fabrikalara taşımasının geleneksel aile formlarına vurduğu darbe ve kadının üretim süreçlerine bizatihi katılımının[7] kanallarını açmış olmasının ortaya çıkardığı yeni imkanlar ve çelişkiler, ikilinin kırk yıllık ortak çalışması süresinde inşa ettikleri bu bütünsel eleştirinin bir parçasını oluşturuyordu[8] -yine de klasik Marksizm’in birincil metinlerinin[9] ‘kadın ve aile’ meselesine yönelik, kökünü bilimsel verilerden alan bütüncül bir perspektif oluşturması için 19. yüzyılın son çeyreğine değin beklemek gerekecekti. Kapitalizmi önceleyen bir olgu olarak patriyarkanın ve patriyarkal aile kurumunun çeşitli biçimlerde eleştirisinin kökenlerine, Katolisizm’in aile anlayışının boşanmayı imkansız kılan yönüne saldırı formunda, ‘serbest aşk’ı savunan 13. ve 14. yüzyılın çeşitli dini sektlerinde rastlanabilir[10]. Bu türde patriyarka eleştirileri, Charles Fourier ve Robert Owen gibi ütopik sosyalistlerin 19. yüzyılın ilk yarısında formüle ettikleri programlar yoluyla, kapitalizmin doğum sancılarının Batı Avrupa’da aile kurumunu kökünden sarsmaya başladığı yıllarda, bizzat kadının özgürleşmesini yönlendirecek biçimde daha ‘sofistike’ bir şekle bürünür. İlk defa, ev emeğinin kolektivize edilmesi fikrini ortaya atan bu sosyalistlerin ‘sınıf’ öğesinden yoksun eleştirisinin aşılması ise Marx ve Engels’in kadın sorununu kapitalist üretim biçiminin tarihsel manada ilerici ve dinamik çerçevesi içinde oturtması yoluyla gerçekleşecektir.

Marx ve Engels’in, 1845 yılında, Ludwig Feuerbach’ın dönemin Alman entelektüelleri arasında büyük çalkantı yaratan eseri Hristiyanlığın Özü’nün dine yönelttiği materyalist eleştirinin tarihsel bir yöntemle eleştirilerek aşılması çerçevesinde temel yapı taşlarını dizmeye başladığı paradigmanın en önemli özelliği, hiç kuşku yok ki, ‘şey’lerin kavranma yöntemi olarak ‘somut şeylerin tarihi’ni araştırma sürecinin orta yerine yerleştirmesinde yatıyordu. Böylece nasıl ki din, aynı araştırma süreci dahilinde tarihsel bir olgu halinde ele alınılmaya başlıyorsa, aile de aynı biçimde tarihin araştırma nesnelerinden birine dönüşüyordu. “Toplumun öteki kurumları ve varlık biçimleri gibi ailenin de sürekli bir oluşum değişim içinde bulunduğu, onlar gibi ekonomik koşullarla ve bunlara bağlı mülkiyet düzeniyle birlikte değiştiği”[11] temel savı üzerine kurulmuş olan, aileye yönelik Marksist kavrayış; aileyi, tarih içinde donmuş, kökleri ezeli ve varlığı ebedi bir biçimde ele alan geleneksel/dinsel bakıştan keskin bir ayrılığa işaret ediyordu. Çıkış noktası olarak, aileyi bir ‘toplumsal örgütlenme’ türü olarak anlayıp, onu tarihsel bir bütünlük içine yerleştirerek aynı bütünlüğün çeşitli uğraklarında ailenin de, tıpkı diğer insan yapısı ‘kurumlar’ gibi önemli biçim değişiklikleri yaşadığı fikrini alıyordu[12].

İkilinin ortak çalışmalarının ilk halkasını oluşturan Kutsal Aile ve Alman İdeolojisi gibi 1845 tarihli eserlerinin yanı sıra Engels’in 1844 yılında İngiltere’nin önemli endüstri merkezlerinde gerçekleştirdiği çarpıcı gözlemlerin bir ürünü olan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, geliştirmeye başladıkları tarihsel materyalist yöntem ışığında ele alınan aile kurumuna dair ilk kavramsallaştırma çabalarını gösterir niteliktedir. Buna göre burjuva toplumda göründüğü biçimiyle aile, sermaye-merkezli örgütlenmiş toplumun genelinde kendini gösteren bölüşüm ilişkilerindeki çarpıklık ve mülkiyet dağılımındaki uçurum gibi olguların yansımalarının görülebileceği ‘çekirdek’ bir kurumdur: “Aile içindeki işbölümü, işin ve ürünlerin üleştirilmesini, aslında nicelik bakımından olduğu kadar nitelik bakımından da eşit olmayan dağılımını içerir; dolayısıyla, ilk biçimi, tohumu, kadının ve çocukların erkeğin kölesi oldukları aile içinde bulunan mülkiyeti içerir[13].” Ailenin burjuva toplumunda büründüğü forma dair yapılan bu tanım ve “yaşam araçlarının üretimindeki değişiklik, aile yapısını değiştirir[14]”şeklinde formüle edilen bir sav yoluyla aile kurumunun tarihselliğine yapılan vurgu biraraya geldiğinde; Marksist siyasi ve felsefi kuramı, ailenin kapitalizm-öncesi formlarını araştırma ve kapitalizmin aşılmasının ardından kurulacak toplumun ‘yeni kadın ve yeni ailesi’nin kapitalist üretim biçimleri dahilinde gözlemlenebilecek nüvelerini keşfetmeye özel bir önem verecekti. Marx ve Engels, 1840’lı yılların ortalarından, kabaca ifade etmek gerekirse, 1880’e uzanan dönemde bir yandan kapitalizmin ve toplumsal değişimin iç dinamiklerini keşfederken, bir diğer yandan da bu üretim biçiminin, ev-merkezli örgütlenmiş basit pazar ekonomisine kıyasla kadının sosyal konumu ve ailenin yapısında ne tür bir dönüşümün tetikleyicisi olduğunu araştırmışlardır.

1860’lı yıllarda Amerika, Afrika ve Pasifik yerlilerini konu eden ve birbiri ardına gelen etnografi çalışmalarıyla elde edilen bulguların gerek Marx gerek de Engels’in aileyi kavrayışına büyük katkılar sunduğu bir gerçektir[15]. İlerleyen yıllarda kültürel ve toplumsal antropoloji alanlarının yöntemsel kökenini oluşturacak olan bu çalışmalar[16], bir anlamda, Marx ve Engels’in kırklı yılların ortasından bu yana toplumu ele alma şekli olarak kullanıyor oldukları tarihsel maddeci metodoloji vasıtasıyla inşa edilen toplum anlayışını olumlayacak nitelikte kimi somut dayanaklar temin etmiştir[17]. Bu yıllara değin, aile kurumunun 19. yüzyıl Batı Avrupası’nda rastlanan formuyla ‘burjuva ailesi’ne varacak biçimde gelişen değişim hattının tarihselliğine dair Marx ve Engels tarafından, 1844’tan başlayarak, Marx’ın politik ekonominin derinlikli eleştirisine giriştiği altmışlı yıllara değin yapılan atıflar, somut biçimde tanıtlanmış antropolojik bulgulardan yoksun bir karakter sergiler. Ailenin tarihinin; tutarlı, bütünlüklü ve henüz doğum yıllarında olan antropoloji biliminin somut bulgularına atıfla inşa edilmiş incelemesi ancak, bahsi geçen dönemde gerçekleştirilen etnolojik çalışmaların ulaştığı sarsıcı (ve bir anlamda, tarihsel maddeci metodolojinin teorik düzlemdeki çıkarımlarını olumlayıcı) bulguların gün yüzü görmesi ve Marx’ın politik ekonomi alanındaki yetkinliğini artırmasıyla gerçekleşecektir. Bu bölümün geri kalan kısmında, Marksist kuramın 19. yüzyılın son çeyreğinde kaleme alınmış yapıtlarının aile ve bununla ilintili olarak kadını nasıl bir tarihsel çerçeve içinde kavradığını ve kaynağını tarihselliğinden alan bir biçimde bu kurumun değişken toplumsal işlevi üzerine ne gibi yargılarda bulunduğunu; Engels’in, bahsi geçen etnoloji çalışmalarından edindiği izlenimleri ve Kapital’de taslak halinde sunulan biçimiyle kapitalist ve kapitalizm-öncesi aile biçimlerine dair şemaları bir bütün haline getirerek 1884’te kaleme aldığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nden hareketle -çalışmada sunulan şematik ayrıntılara fazla takılmadan aktarmaya çalışacağım[18].

1a. Analık Hukukuna Dayalı Aile Formları

Bir önceki kısımda bahsi geçen etnolojik çalışmalarda şematize edilen ve Lewis Morgan’ın 1877 basımlı Ancient Society eserinde detaylandırılan aile tipolojisi, aile kurumunun tarihinin, “başlangıçta çok geniş bulunan ortaklaşa evlilik ilişkisi çemberinin giderek daralması ve sonunda, bugün ağır basan karı-koca evliliği durumuna dönüşmesi”nin[19] tarihi olduğunu göstermektedir. Engels’in, Morgan’ın eserinin ışığında tanıtlamaya çalıştığı üzere; bu dönüşümün motoru, kuşkusuz, üretici güçlerin gelişmesi, bu gelişmenin yol verdiği yeni üstyapısal mekanizmalar ve bu mekanizmaların değişen biçimleridir.

Marksist tarih kuramının yaslandığı tarihsel evrim şemasının devindirici dinamosu olarak toplumsal gelişimin merkezinde bulunan üretici güçlerin, Morgan’ın etnografik alan araştırmaları yoluyla toplum-aile yaşantısının seyrine eklemlenmesi, kabaca, şu biçimde gerçekleşmiştir: i) Yabanıl Dönem [Bir buçuk milyon yıllık insanlık tarihinin neredeyse tamamını kaplayan bu dönem, insanın leş yiyicilik ve toplayıcılığın yanında avcılığa yardımcı olacak oldukça basit nesnelerin üretimini içerir. Bu dönemde, avcılık rastlantısal, beslenme kaynakları dardır.], ii) Barbar Dönem [Yabanıllığın en üst aşamasından barbarlığın alt kademesine geçiş, tüm dünyada, çömlekçiliğin icadı yoluyla gerçekleşmiştir. Bunu, Amerika kıtasında basit tarım yöntemlerinin keşfi ve ‘Eski Dünya’da hayvanların evcilleştirilmesini takiben sürü hayvancılığına geçiş takip etmiştir. Barbarlığın en üst aşaması olarak kabul gören Roma-öncesi İtalyan aşiretleri yahut ‘Kahramanlık Çağı’ Yunanlarının belirleyici özelliği ise görece gelişmiş madencilik yöntemlerinin keşfi ile tarımsal üretimi artıracak olan sabanın icadıdır.], iii) Uygarlık [İnsanın doğal ürünleri hammadde olarak kullanmayı öğrendiği dönem[20]; basit manifaktür ve zanaatın doğuşu ile toplumsal işbölümünün farklılanarak çeşitlenmesi yaşanacaktır.][21] Bu kaba şematizasyon dahilinde ailenin biçimsel ve işlevsel dönüşümü; örgütlenmenin ilk adımını ana-babayla çocuklar arasındaki karşılıklı cinsel ilişkininin yasaklandığı[22] (kuşaklararası beraberliğin tabu olduğu) en ilkel aile biçimi olan ‘kandaş aile’den, ilkel üretimin doğuşu vasıtasıyla, “kardeşler arasındaki cinsel ilişkinin yasaklandığı”[23]ortaklaşa aile’ye geçiş; ve buradan da basit tarım ve hayvancılığın doğuşu ile grup halindeki evliliklerin tabu haline gelmesi ve uygarlığın karakteristiklerinden biri olarak gösterebileceğimiz, temeli ‘bir kadın-bir erkek’ birlikteliğinde yatan moleküler ailenin embriyonik formu ‘iki-başlı aile’ye geçişle gerçekleşmiştir.

İlkel tarım metodları nedeniyle tüketebileceklerinden fazlasını üretemeyen; yani herhangi bir artı-değer birikimine rastlanmayan ilk dönem yerleşik topluluklarda karşılaşılan ve Morgan ile Engels tarafından ‘ortaklaşa aile’ ve ‘iki-başlı aile’ olarak adlandırılan biçimlerin tamamı, kadının soy zincirindeki belirleyici konumuna dayalı, ev ekonomisinin komünal -dolayısıyla sosyal bir karakter taşıdığı[24], özel mülkiyet hukukunun yalnızca basit araç-gereçler sözkonusu olduğunda işlerlik kazandığı eşitlikçi ve anaerkil bir sosyal düzene işaret etmektedir.

1b. Patriyarkal Aile ve Ötesi

Tarım yöntemlerinin, mekanik ilerleme ve bitki tarımında keşfedilen yeni teknikler vasıtasıyla gelişmesi, hal-i hazırda yerleşik komüniteler durumundaki yaşama geçmiş bulunan ve toprağın mülkiyetini kolektif bir rejim altında düzenliyor olan ilkel komünist ekonominin ve bununla birlikte topluluğun eşitlikçi sosyal düzeninin çöküşüne ve uygarlıkla beraber monogaminin ve patriyarkanın doğuşuna yol verecekti. Tarımdaki artı-değer üretimi, yalnızca özel mülkiyetin, köleliğin ve sınıflı toplumların doğumu için bir temel sağlamakla kalmamış; aynı zamanda, kadının komünal ev ekonomisi üzerindeki hakimiyetinden doğan ‘analık hukuku’nun yıkılmasına[25], miras hukukunun erkek cinsinin soyağacındaki belirleyici konumu etrafında yeniden örülmesine yol açmıştır. Kadın, toplumsal üretim süreçlerinin tamamından dışlanmış; yıkılan komünal ev ekonomisinin üzerine, tek-eşli ailenin (hukuken, ailenin reisi olan erkeğin) özel mülkiyetinin sınırları dahilindeki ‘yeniden-üretim’ köleliğine hapsedilmiştir. Bu çıkarımların ışığında, patriyarkanın; artı-değer üretimi, özel mülkiyet, sınıflı toplumlar, devlet ve ilkel birikim süreçleri yoluyla üreticinin ürettiği nesne üzerindeki mülkiyet hakkı üzerindeki göreli kaybı gibi olgularla yaşıt olduğunu söyleyebiliriz.

Kökünü, kolektif bir rejim altında düzenlenen toprak mülklerinin ticari bir meta haline dönüştürülmesi, sermaye konsantrasyonunun yoğunlaşması ve teknik gelişmelerden alan Sanayi Devrimi’nin darbesi ve endüstriyel kapitalizmin doğuşunun geleneksel patriyarkal aile üzerinde ikili bir etkisi olmuştur. Kapitalizm bir yandan, kadını özel mülkiyete dayalı ev ekonomisinin alanından ücretli emek pazarına çekip[26] onu, analık hukukunun kaybolmasından bu yana ilk defa toplumsal üretim süreçlerine dahil ederken özgürleşmesi yolunda önemli bir kapı aralamıştır; ancak bir yandan da kapitalizm, üzerinde yükseldiği, toplumsal cinsiyete göre iş dağılımı esası ile işleyen patriyarkal ailede kadına yüklenen rollerin ağırlığını ikiye katlamıştır: Kadın, ‘ev işleri’ ile ücretli emeğin dünyası arasında ikiye bölünmüştür. Kadının ücretli işgücüne dahil olması, patriyarkal ailenin maddi temelini sarsarak kadın özgürleşmesinin nesnel olanaklarını yaratmış; kadının üzerindeki ‘çifte yük’[27] toplumun ‘nükleus’u olan ailenin yeniden üretimini zorlaştırmıştır.

Tipik özelliklerini ve karakteristiğini, yüzyıl-ortası proleter İngiliz örneğinde bulan ve ev işi ile ‘fabrika’ işi arasında ikiye bölünerek sırtında taşıdığı çifte yükün altında ezilen kadının kurtuluşu; maddi temellerinden yoksun bir durumda hal-i hazırda kendini birarada tutan bağların kopma derecesine geldiği aile kurumunun bütünüyle dağılmasında yatmaktadır. Emeğinin ücretlendirilmesi yoluyla ekonomik özgürlüğünü zaten ilan etmiş bulunan (dolayısıyla, ‘maddi’ kaygılar nedeniyle aile kurmaya yanaşmayacağı varsayılıyordur), sosyalist toplumun ‘yeni kadın’ı; ev ekonomisi ve çocuk bakımının kolektivize edilmesi sayesinde kendini eve bağlayan pratik nedenlerden kurtulacaktır.

Ekim Devrimi ardından ülke yönetimini ele geçiren Bolşeviklerin kadın ve aile sorununu nihai çözüme erdirme yolundaki düşüncelerinin tamamı, kökünü, patriyarkal ailenin nesnel temelini kaybetmiş olmasından ötürü onun biraradalığını ve varlığını gerektirecek hiçbir neden kalmadığı varsayımından ve kadının “köreltici”[28] ev işlerinden kurtulmasının, kadın özgürlüğü yolunda bir öngereklilik olduğu kanısından alacaktır. Buna göre; kadının toplumsal üretim süreçlerine katılımı, toplumun erkek egemen yapısının yıkılması yolunda ilk adım olmuştur -patriyarkal ailenin üzerine yükseldiği maddi temelin kaybolmasından kasıt budur. Aynı zamanda, ücretli emeğin doğuşunun ev ile işyeri arasına koyduğu kesin ve keskin sınırlar dolayısıyla ‘aile’, toplumun temel üretici gücü olmaktan çıkmıştır -bununla kastedilen ise, bir kurum olarak ailenin varlığını gerektirecek nesnel altyapının kaybolmasıdır. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin devrim sonrası Rusyası’nda aile hukukuna dair gerçekleştireceği tüm yasal ve pratik yaptırımlar, bu savların etrafında, aile kurumunun ‘sönümlenmesi’ni sağlayacak şekilde düzenlenecektir[29]. Sosyalizmin yeni kadını ve erkeğini, Engels, devrimden yaklaşık kırk yıl önce tanımlamıştır: “Yaşamlarında bir kadını asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracıyla satın almamış olacak yeni bir erkekler kuşağı; kendini gerçek aşktan başka hiç bir nedenle bir erkeğe vermeyecek, ya da bunun iktisadi sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kimseye vermekten vazgçmeyecek olan yeni bir kadınlar kuşağı. İşte bu insanlar dünyaya geldiği zaman, bugün onların nasıl davranmaları gerektiği üzerine düşünülen şeylere hiç kulak asmayacaklar; kendi pratiklerini ve herkesin davranışını yargılayacakları kamuoyunu kendileri yaratacaklardır.”[30]

2. Sovyetler Birliği’nde Kadın ve Aile Politikaları (1917-1936)

Biz işçilere ve köylülere diyoruz ki; yalancıların maskesini yüzlerinden çekip alın, körlere görmeyi öğretin. Onlara sorun: -Eşitlik; hangi cinsin hangi cinsle eşitliği?[31]

2a. Çarlık Rusyası’nda Kadın -Hukuki Konumu ve Toplumsal Üretimdeki Yeri

Bolşevik Partisi’nin devlet iktidarını ele geçirmesini (bu, pek tabii iktidarı konsolide ettiği varsayılan tarihle örtüşmez) takip eden dönemde, aile hukuku ve medeni hukuk alanlarında gerçekleştirdiği devrimsel nitelikteki düzenlemelerden bahsetmeden önce devrim-öncesi Rusyası’nda bu hukuk alanlarının ne gibi bir yasal çerçeve içinde regüle edildiğinin üzerinden kısaca geçmekte fayda var. Çarlık Rusyası; aile hukuku ve bu hukukun kadınlar için çizdiği yasal sınırlar bağlamında 1905 Devrimi’nin ertesi ile 1914 yılında kısmi bir etkisi olduğu öne sürülebilecek kimi anayasal reformlar gerçekleştirmiş olsa dahi, çağdaşı olan liberal Batı Avrupa hukukuna kıyasla, üzerinde taşıdığı yüzyılların feodal yükünü büyük oranda yansıtan bir medeni hukuk düzenine sahipti. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi, birbirlerinden ayrılığı din farklılığı üzerinden tanımlanan çeşitli halkların, kendi dinsel kurumlarının medeni hukuk alanında belirlediği yasal sınırlara tabi olmaları prensibi, Çarlık Rusyası’nda da geçerliydi. Çarlık medeni hukukunun, oldukça muğlak bir biçimde çizilmiş genel çerçevesi içinde kesinliğe sahip unsurlardan biri, kadının kocasına ‘mutlak itaat’i karşılığında kocanın karısının ‘yetersizliklerini maruz görmesi ve koruması gerektiğini’ belirten çeşitli bölümleriydi[32]. Devlet katında tanınarak resmiyet kazanmış dini evliliklerin dışına doğan çocukların hiçbir yasal hakkı olmamasının yanı sıra, 1902 yılında bu konuda yürürlüğe sokulan kimi reformlara değin ‘gayrı-meşru’ bir çocuğun evlat edinilmesi ve yasalarla belirlenmiş temel haklara kavuşabilmesi için bir çeşit ferman niteliğinde olan ‘özel imparatorluk izni’ gerekiyordu[33]. Yalnızca; en az iki kişinin şahitliğinin sağlandığı zina vakaları, sürgün ve eşlerden birinin, nedeni belirtilmeyen bir nedenle diğerinden uzun süre ayrı kaldığı durumlarda, kilise meclisi tarafından izin verilen boşanma, devrim-öncesi Rusya’da rastlanması neredeyse imkansız bir toplumsal vakaydı.[34]

Geç dönem emperyal Rusya’da emekçi kadının toplumsal konumunu belirlemek için göz atılması gereken bir diğer gösterge de, kadının üretim süreçlerine ne ölçüde dahil olduğunu anlatabilecek istatistiklerdir. Kapitalist üretim ilişkileri ve bununla bağıntılı olarak küçük ölçekteki manifaktürün yerine geniş çaplı fabrika üretiminin Rusya’ya girişiyle birlikte, Batı Avrupa’nın dört bir yanında gözlemlenen bir süreç bu topraklarda da görünür hale gelmiştir: Endüstriyel üretim; yalnızca Moskova, Petrograd, Urallar ve Azerbaycan ile Ukrayna topraklarının ufak bir bölümüyle sınırlı sayılabilecek bir coğrafyada toplumsal yaşamın belirgin bir unsuru olarak kalmışsa da[35], 19. yüzyılın sonundan itibaren, bu bölgelerde yaşayan kadınlar adım adım bu süreçlere dahil oluyordu. 1914 yılına gelindiğinde sanayi kollarındaki işgücünün %32’sini oluşturuyordu (bu oran, Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında ise, erkeklerin büyük çoğunluğunun cepheye gitmesi nedeniyle %45’lere varacaktı[36]). Fakat bu istatistiğin göstermediği çeşitli yönler bulunduğu ve yanıltıcı yargılar yaratabileceği gerçeğini unutmamak gerekmektedir. Birincisi; işçi sınıfı mensubu olarak klasifiye edilebilecek ücretli çalışanlar, büyük bir tarım toplumu olan Rusya’nın toplam nüfusunun küçük bir kısmını teşkil ediyordu (1920’li yılların sonuna gelindiğinde dahi çiftçiler, nüfusun %84’üne denk geliyordu). Devrim-öncesinde ücretli kadınların toplam kadın nüfusuna oranı yalnızca %8’di[37]. İkinci olarak; büyük çaplı üretimde çalışan kadınların ezici bir çoğunluğu, tekstil ve konfeksiyon endüstrisi gibi ‘geleneksel’ olarak kadın emeğine dayalı alanlarda konsantre olmuşlardı. 1921 verilerinde dahi, geleneksel olarka kadın emeği gerektirdiği varsayılan tekstil sanayii, terzi atölyeleri ve tütün sanayiindeki tüm çalışanlar içinde kadınların oranı %60 ile %75 arasındaki yüksek seviyelerde değişmesine rağmen[38]; kadın emeğinin maden ve metalurji gibi ağır sanayi kollarına katılımı önemsiz denecek kadar düşük bir seviyedeydi. Üçüncü, son ve belki de en önemli olarak belirtilecek husus ise ‘üretim bandında patriyarkanın yeniden-üretilmesi’ meselesidir -bu konu, sosyalizmin inşası sürecinde de güncelliğini büyük ölçüde koruyacak ciddi bir toplumsal soruna işaret etmektedir. İlk bölümde çeşitli ipuçlarını gördüğümüz üzere; patriyarkanın ve patriyarka-odaklı örgütlenmiş üstyapı kurumlarının, farklı üretim biçimlerini aşan (“transcend”) ve bunları kapsayan bir niteliği olagelmiştir. Tıpkı köle emeğine dayalı ekonomik sistemler ve feodalizm ile bunun Asya Tipi Üretim Tarzı gibi varyantlarında olduğu gibi kapitalizm örneğinde de, birbirlerinden farklı insan toplulukların ortak bileşenleri; zenginliğin üretilme biçimine egemen olan dinamikler ile aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, bunların aynı erkek-egemen zihniyet yapısı etrafında örgütlenmiş kurumları ve bu zihniyet yapısının maddi üretimin çekirdeğine yerleştirdiği cinsiyete dayalı işbölümü olgusudur. Kadının, kapitalizm ve ev-işyeri arasındaki kesin ayrılığın doğuşuyla birlikte ücretli emek süreçlerine dahil olmasının erkek egemenliğinin çelik çekirdeğinin maddi temelini zayıflatıcağına yönelik iddiaların[39] karşısında sapasağlam duran bir gerçek vardır; bu da, patriyarkanın, işgücünün örgütlenmesine yaptığı müdahaledir[40]. Engels’in, patriyarkanın üretim bandında somutlanması konusunda öne sürdüğü şu sav, ilerde de göreceğimiz gibi, genç Sovyet Devleti sözkonusu olduğunda da karşımıza çıkacaktır: “Her kölelik gibi fabrika köleliği de, hatta daha fazlasıyla, patrona ‘jus primae noctis’[41] sağlar. Fabrikatör bu konuda da kadın işçilerin bedenine ve çekiciliğine egemendir. İşten çıkarma, bakirelik açısından zaten önemli nedenleri olmayan kızların direncini kırmak için yeterli cezadır. Fabrikatör iyice bayağı bir adam ise, fabrika, aynı zamanda onun haremidir.”[42]

Artık; Bolşevik iktidarının, kadın kurtuluşunu gerçekleştirme yolunda hayat verdiği yasal düzenlemeler ile bu düzenlemelerin gerçek bir eşitliğe yol verebilmesini olanaklı kılacak maddi temeli yaratma çabasını açımlamaya başlayabiliriz.

2b. Savaş Komünizmi Yılları (1918-1921)

Ekim Devrimi’ni takip eden ve Rusya Komünist Partisi’nin 1921’in Mart ayında gerçekleştirilen 10. Kongresi’nde kabul edilen kararlarla sona eren dönemin ekonomik ve sosyal politikalarının, Sovyet tarihçiliği alanında, ‘Savaş Komünizmi’ ismi altında değerlendirilmesi yaygın kabul gören bir anlayıştır; -ben de; bu dönemin ardılı olan ‘Yeni Ekonomi Politikası’ (NEP) yıllarının kadın kurtuluşu bağlamında yarattığı çarpıcı biçimde farklı toplumsal gerçekliğin önemi nedeniyle aynı sınıflandırmayı kullanacağım. Tecrübe ediliyor olan iç savaşın yıkıcı etkilerini telafi etmek, Kızıl Ordu’nun ihtiyaçlarını tedarik etmek ve komünal tarzda örgütlenmiş bir ekonomiyi işler hale getirmek şeklinde izah edilebilecek sosyal motifleri olan bu dönem politikaları dahilinde gerçekleştirilen uygulamalardan kadın özgürleşmesi meselesini dolaysız biçimde etkileyecek olanları; yurt çapındaki tüm sınai faaliyetler merkezileştirilerek kamulaştırılması ile 16-40 yaş aralığındaki tüm kadınlar için çalışma zorunluluğu[43] getirilmesidir (aynı yükümlülük 16-50 yaş aralığındaki erkeklere de verilmiştir)[44]. Bu dönemde kadın ve aile hususunda yürürlüğe konulan kararlar ile yasalaştırılan kanun tasarılarının yol verdiği yeni toplumsal düzenin, öncülü ve ardılından farklarını, ancak bir sonraki bölümde irdelenecek olan YEP dönemi politikalarının sonuçları ile kıyaslandığı takdirde bütünüyle anlaşılır hale geleceğini düşünüyorum.

Yeni rejimin aile hukunu yeniden yapılandırma yolunda ilk hareketi, 1918 yılının Ekim ayında, ‘Aile, Evlilik ve Vesayet Kanunu’ ismindeki düzenlemenin Sovyet Merkezi İcra Komitesi tarafından onaylanması oldu. Boşanma ve nafaka gibi temel bireysel hakların mutlak bir cinsiyet eşitliği prensibi eşliğinde geliştirilmesi temeli üzerine yükselen ve takip edecek olan 1930’lu yılların gelenekselci ve toplumsal kontrolü ‘bireysel hak’ kavramının önüne geçiren yaklaşımına kıyasla güçlü liberter bir damarın ürünü olduğu iddia edilebilecek olan bu kanunun, yalnızca yüz yılların Ortodoks anlayışından değil, Batı Avrupa’daki muadillerinin dayandığı burjuva medeni kanunlarından kopuşunu simgeleyen en çarpıcı tarafı, ‘gayrı-meşru evlat’ kavramını yürürlükten bütünüyle kaldırmasıydı. Çocuğun, evliliğin yasal sınırları dahilinde doğup doğmamış olmasının kanuni belirleyiciliğini iptal etmesi ve nafaka talebinin de, tıpkı boşanmış çiftlerin faydalanabileceği bir hak olmaktan çıkarılarak birbirlerini bir ‘çift’ olarak addederek hayatlarını müşterek bir paydada birleştirmiş herkese tanınması, her tür ‘ailevi’ ilişkiyi evliliğin yasallığının biçimlediği bağlamdan çıkarma amacını taşıyordu. Yeni kanunun, bu yolla, evliliği salt bir prosedürel aşamaya indirme yolunda ileriye doğru bir adım niteliğinde olduğu söylenebilir. Yeni kanun; kadının erkeğe ekonomik bağımlılığı gibi bir maddi temele dayanmadığı ve temel bir üretici güç olmaktan çıktığı ölçüde anlamsızlaşarak kendi varoluş nedenini kaybedecek olan aile ile birlikte, yasal olarak tanımlanmış prosedürler yoluyla, her iki cinsin birlikteliklerini ‘kurumsallaştırma’ vasıtalarının da gereksiz hale geleceğine duyulan inancın bir ifadesidir. Ancak ifade edilmesi gerekir ki; 1918 Aile Kanunu, çocuğun yasal statüsünü belirleme ve nafaka taleplerini değerlendirme hususunda ‘evlilik sözleşmesi’ gibi yasal bir prosedürün önemini yoksayarak çocuğun maduriyetini gidermeyi amaçlıyorsa da, çiftlerden her birinin mülkiyet hakkını düzenleme konusunda, bahsi geçen yasal prosedüre önem veriyor; devletin tutuyor olduğu kayıtlarda ‘evli’ görünmeyen çiftlerin, boşanma durumunda gerçekleşecek olan mal bölüşümü taleplerini dikkate almıyordu. Bu anlamda kanunun; çiftlerin beraberliklerini yasal işlemler vasıtasıyla devlet huzurunda ‘tanınır’ kılma işlemi olarak evlilik sözleşmesine halen önem atfettiği; atfettiği ölçüde de, bu alanı yasalar yardımıyla regüle etmeye gayret sarfettiğini söyleyebiliriz.

Bu noktada sorulması gereken soru sanırım şu olmalıdır: 1918 Ekimi’nde yasallaşan bu kanunun; ailenin bütünüyle sönümlenmesi gibi nihai bir hedefin belirlediği Bolşevik çizgisindeki yeri ve anlamı nedir -nihayetinde, kolaylıkla görülebileceği üzere; bu kanun, örneğin evlilik prosedüründe dini kurumların aracı rolünü kaldırmasına karşın bu kurumu topyekun ilga etmemesi ile nafaka ve çiftlerin ayrılmaları durumunda ortak çocuklarına olan yükümlülüklerinin, devlet değil, bizzat çiftler tarafından yerine getirilmesi gerekliliği gibi aile kurumunu yeniden üreterek varlığını koruyan bir nitelik taşımaktadır? Bu, yerinde bir sorudur; nitekim benzer şekillerde, dönemin radikal hukukçuları, feministleri, parti üyeleri ve ideologları tarafından üzerinde etraflıca durulmuş bir meseleye işaret eder[45]. Evliliğin prosedürel bir bağlama oturtulmasına rağmen halen devlet tarafından kaydı tutularak kontrol edilen bir alan olarak kalması ve nafaka ile çocuk bakımına dair az önce bahsi geçen kimi uygulamaların aynen korunuyor olması; dönemin kimi hukuk çevreleri ve parti içindeki ‘sol’ komünistler tarafından kıyasıya eleştirilmiştir. Bizzat kanunun taslak metnini hazırlayan komitenin başında bulunan Alexander Goikhbarg yürürlüğe koyulan düzenlemenin niteliğini şu sözlerle değerlendirerek bu eleştirilere cevap vermeye çalışmıştır: “Proleter iktidar sosyalizmin inşası sürecinde bu düzenlemeleri yasalaştırırken, pek tabii, aynı düzenlemelere uzunca bir süre bel bağlamak istememektedir. İktidarımız, ‘ebedi’ yahut geçerliliğini yüz yıllarca koruyacak olan kanunlar geçirmek istemez.”[46]. Zira yasaların yürürlükte kalacağı sürenin sınırı, Bolşevikler tarafından iktidarın konsolide edilebileceği ve sosyalizmin inşası yolunda güncel bir engelin kalmayacağı zamana kadar sürecek olan ‘geçiş dönemi’ tarafından belirlenecektir. 1918 sonu ve 1919 başında toplanan çeşitli kurullarda Goikhbarg’ın öne sürdüğü argüman, geçirilen yasanın sosyalist bir nitelik taşımadığının farkında olunduğu ve bu yasanın, kadını, ancak geçiş dönemi koşullarının izin verdiği ölçüde özgürleştirdiğidir. Buna göre, bu yeni medeni kanun, kendini önceleyen feodal yahut burjuva nitelikli muadillerinden, varoluş amacı bizzat kendi varlığını yoketmenin nesnel koşullarını yaratmak olması yönünden büyük bir farklılık içermektedir ve kanunun aileye yüklediği yeni anlamlar ile bu kuruma verdiği yeni maddi-toplumsal temelin geçerli olacağı bu geçiş dönemi, kendini takip edeceği planlanan yeni hukuki düzenlemelerin yardımıyla ailenin bütünüyle sönümlenmesine yol açacaktır. Varılan noktada, bizzat Bolşevik iktidarının önder kadrolarının, gerçekleştirilen yasal düzenlemelere ne gibi bir anlam atfettiğinin belirlenmesi gerektiğinin önemli ve tamamlayıcı olduğunu düşünüyorum. Zira şu ana kadar görüldüğü biçimiyle, rejimin, hukuki değişikliklerin ve bahsedilen düzenlemelerin toplumsal değişimi ‘kendiliğinden’ sağlayacağına; yani bir anlamda üstyapısal bir dönüşümün, bizatihi toplumun direnç ve nirengi noktalarına baskı uygulayarak bütüncül bir yapısal dönüşüme yol açacağına dair ‘tuhaf’ addedilebilecek bir inanca sahip olduğu düşünülebilir fakat durum hiç de böyle değildir. Ne dozda bir radikalizm içerdiğinden bağımsız olarak her türlü yasal değişikliğin, çift-yönlü bir tabiyet ilişkisi içinde olduğu ekonomik yapıyla etkileşimi bağlamında açığa çıkan ‘sınırlı’ doğası, Bolşevik hukukçular ve ideologlar tarafından gayet farkında olunan bir olgudur. Buna göre, medeni hukuk alanındaki feodal ve burjuva artıkların birer birer temizlenerek sosyalist nitelikte bir hukuksal çerçeve oluşturulması, toplumsal dönüşümün dinamosu olacak ekonomik yeniden-yapılandırmanın ancak yardımcısı olacaktır. Bu noktada, bu üstyapısal alanda yapılacak çeşitli düzenlemeler, bahsettiğim genel çerçeveyi çizmesi açısından yalnızca ‘bir ilk adım’ olarak değerlendirilmelidir. Rejimin konuyu kavrayışı hususunda aydınlatıcı olacağı için, Lenin’in 1919 Eylülü’nde parti mensubu olmayan kadınlara yönelik yaptığı konuşmadan uzunca bir alıntı yapmak istiyorum: “Bence, sosyalizme geçen her işçi devletinin iki tür görevi olacaktır. Bu görevin birinci bölümü oldukça basit ve kolaydır. Kadının erkek karşısında haksızlığa uğramasına neden, eski yasalarla ilgilidir. Batı Avrupa’da bütün özgürlük hareketlerinin temsilcileri, uzun süreden beri, onlarca değil, yüzlerce yıldan bu yana, bu eskimiş yasaların kaldırılmasını ve kadının erkekle yasal eşitliğe kavuşturulmasını istiyorlar. Ama Avrupa’nın demokratik ülkelerinden hiçbiri, en ileri cumhuriyetlerin hiçbiri, bunu gerçekleştirmeyi başaramamıştır, çünkü kapitalizmin var olduğu, toprakta, fabrikalarda ve işliklerde özel mülkiyetin sürüp gittiği, sermayenin gücünü gösterdiği bu ülkelerde erkeklerin ayrıcalıkları korunmaktadır. Kadının bütün zamanı yalnız ev yönetimi ile geçtiği sürece, onun durumu gene sürekli daraltılmış demektir. Kadının sürekli kurtuluşu ve erkekle gerçek eşitliği için toplumsal kurumlara, kadının genel üretici işe katılmasına gereksinim vardır. Ancak o zaman kadın erkekle eşit konuma gelecektir.”[47] Buradan da anlaşılabileceği üzere proleter devletin, “erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin temelini ekonomik ve toplumsal alanlarda adım adım yok etmek ve kadınla erkeğin toplumun gerçekte eşit bireyleri olmasının maddi koşullarını yaratma”[48] görevinde, hukuksal düzenlemeler, ‘gerekli, ancak yetersiz bir ilk adım’ olarak yorumlanmaktadır.

Kadınların, hizmet ve üretim sektörlerindeki toplumsal emeğe artan orandaki katılımının tüm dünyada olduğu gibi Rusya örneğinde de sosyalizmi önceleyen bir niteliği ve kapitalist üretim biçimlerinin yaygınlık kazanma süreçleri ile direkt bir bağıntısı vardır. Savaş Komünizmi politikalarının beraberinde getirdiği ‘çalışma yükümlülüğü’ ve bununla bağlantılı olarak, iç savaş koşullarında milyonlarca erkeğin cephede görev alması ise; hal-i hazırda, ülkedeki hizmet sektörü ve geleneksel olarak ‘kadın emeği’ gerektirdiği varsayılan kimi üretim alanlarındaki işgücünün büyük bir bölümünü oluşturan kadınların, ağır sanayi faaliyeti içeren iş sahalarına yönlendirilmesini de beraberinde getirerek, kadının bahsi geçen toplumsal emeğe katılımını müthiş bir biçimde hızlandıran itici bir hukuki ve sosyal bir güç haline geldi. Kadının toplumsal bağımsızlığının ön koşulu durumundaki ekonomik bağımsızlığın ilk ayağı ve Bolşeviklerin 1918 Kanunu ile yasal temelini hazırladığı cinslerarası eşitliğin maddi koşullarını yaratma sürecinde yaslanacağı temel dayanaklardan biri olan, ‘kadının toplumsal üretime çekilmesi’ böylece aktüalize edilmiş gibi görünüyorsa da; bu gerçekliğin kadının kurtuluşu yolunda anlamlı bir adım haline gelebilmesi ve bunun, kapitalizmin kendinden önce gelen üretim biçimlerinden farklı olarak kadın emeğini seferber etmiş olması halinden farklı bir niteliğe bürünebilmesi için[49], kadının yeniden-üretim odaklı, ücretlendirilmeyen ev-içi emek dünyasından bütünüyle kopartılması gerekiyordu. Genel çalışma yükümlülüğünün yerleştirilmesinin, kadına ekonomik bağımsızlığını kazandırması bağlamında onun özgürleşmesi projesi için sunduğu temel; ancak, kolektif komünal ev idaresinin yaygınlaştırılması gibi yeni yaşam koşullarının yaratılması yoluyla anlam kazanabilirdi. Kadın özgürleşmesinin bu ikinci ayağı; temizlik ve yemek hazırlama gibi, kısaca ‘ev-emeği’ olarak adlandırılabilecek emek biçimlerinin bütünüyle kolektivize edilmesi ile yeni emek gücü üretimi ve varolan emek gücünün devamlılığının sağlanması anlamlarına gelen çocuk bakımı ve yetiştirme faaliyetinin devlet tarafından üstlenilmesi şeklinde tezahür eden; toplumsal üretim ve yeniden-üretimin devlet eliyle geniş çaplı bir yeniden-düzenlemeye tabi tutulması anlamındaki bir hamledir.

Bolşevik iktidarının Savaş Komünizmi döneminde uyguladığı toplumsal politikalarının tamamının, aileye ve bu kurumun toplumsal temeline yönelik komünist tavır[50] ile iç savaş koşullarının gerekliliklerinin biraradalığı ışığında ele alınması gerekmektedir. Yeni rejimin bu dönemde olanakları dahilinde kurduğu ve tüm eksiklerine rağmen işler hale getirdiği komünal yemek merkezleri ağı, çocuk bakım evleri, yetimhaneler, kreşler ve komünal tarzda örgütlenmiş bir yaşam düzenini özendirecek biçimde dizayn edilmiş yaşama üniteleri; bu biraradalığın ışığında incelendiği takdirde anlam kazanacaktır. Kadınların kitleler halinde toplumsal üretime çekildiği; dizginsiz bir ekonomik liberalizmin yurda entegrasyonu ile başlamış olan geleneksel aile kurumunun dağılma sürecinin Birinci Dünya Savaşı ve İç Savaş koşulları nedeniyle hızlanması ile, ekonomik açıdan toplumun ‘bağımlıları’ konumunda olan milyonlarca kadın, çocuk ve yaşlının barınma ve beslenme gibi temel yaşamsal gereksinimlerini sağlayamama durumunda sokaklara düştüğü[51]; Ruble’nin müthiş bir hızla değer kaybetmesinden dolayı gelişmiş para ekonomisinin yerini takas ekonomisine bıraktığı; gerek savaş koşullarının ulaşım ağını darmadağın etmesinden, gerekse çiftçilerin ürettiği tarımsal artı-değere devlet tarafından el konulmasını yasallaştıran kanuna tepki nedeniyle kırsal kesimdeki üreticinin üretimi kısmasından ötürü sanayi merkezlerinin hemen tamamında kıtlık tehlikesinin baş gösterdiği iç savaş yıllarında temelleri atılan toplumsal refah uygulamaları, kadını ev-emeğinden, çocuğu sokaktan ve sokakta olmadığı durumlarda ve şartlar elverdiği ölçüde aile kurumunun baskısından kurtarmaya yöneliktir. Kısaca özetlemek gerekirse; bu dönemde kadın ve aile meselesini dolaylı yahut dolaysız biçimde etkileyen tüm uygulamalar, köklerini, açlık ve barınaksızlık gibi güncel sorunlar; kadınların toplumsal üretime hızla çekilişinin yarattığı toplumsal sarsıntı ve aile kurumuna dair bahsi geçen komünist kavrayıştan alır[52]. Bahsi geçen sosyal devlet politikalarından döneme damgasını vuran ikisi; neredeyse tüm orta-ölçeğin üstünde büyüklüğe sahip yerleşim merkezinde kurulan toplumsal beslenme ağı ile çocuk bakım evleridir. İkisinin de 1918-1921 yılları arasındaki işleyiş biçimlerini kısaca irdelemek istiyorum.

Kamusal yemekhaneler ve çorba mutfakları formlarında somutlanan, devletin yurttaşların beslenme ihtiyacını karşılamak için kurduğu ağa dair döneme ait kimi istatistiklerin aydınlatıcı olacağını düşünüyorum: 1918 yılında Petrograd’da kurulmaya başlanan yemekhaneler, 1920 yılının Ocak ayına gelindiğinde yaklaşık bir milyon kişiye hizmet vermektedir. Aynı yılda, Petrograd şehir merkezi ve onu sarmalayan banliyölerinde yaşayan nüfusun yüzde sekseni, beslenme ihtiyaçlarını bu yemekhanelerden karşılamaktadır. Benzer şekilde, 1921 yılının Moskovası’na ait istatistikler, şehirde iki binin üzerindeki ‘yemek istasyonu’nun şehrin tüm nüfusunun yüzde doksan üçüne, yani 956 bin kişiye hizmet verdiğini göstermektedir. Aynı dönemde, kırk dokuz ana bölgede ikamet ediyor görünen, ülke nüfusunun on beş milyonunu oluşturan kesimin üçte birinden fazlası, bu hizmetten faydalanmaktadır[53]. Başka bir istatistiğe göre ise; 1921 yılında ülkenin tahıl üreticisi güneybatı kesimlerinde yaşanan büyük kıtlık koşullarından en ağır biçimde etkilenen, bölgenin Kazan, Samara, Ufa, Simbirsk ve Bugul’ma gibi merkezlerinde, bir buçuk milyon kişiden fazlasına ücretsiz hizmet veren 10,558 ‘halk mutfağı’ bulunmaktadır[54]. İstisnai durumlar haricinde hemen her koşulda, aile biriminin özel mülkiyetinin fiziksel sınırları dahilinde işlenen kadın emeğinin ürünü olan yemeğin bu sınırların dışında üretimi ve kolektif tüketimi, iç savaş yıllarının yarattığı kitlesel açlığın giderilmesi yolunda büyük faydalar sağlamanın ötesinde; komünistler tarafından, bir anlamda ‘geleceğin toplumunun günlük yaşayışının düşü kurulan öğeleri’[55] şeklinde algılanmıştır.

Nasıl ki, yeni rejim tarafından temelleri atılan toplumsal beslenme ağı, açlık gibi güncel bir sorunla başedebilmek amacıyla olduğu kadar kadının sırtındaki ‘yeniden üretim’ yükünü hafifletme ihtiyacının katkısıyla kurulduysa; erken dönem Sovyet rejiminin gerek kentsel gerekse kırsal kesimde bina ettiği binlerce çocuk bakımevi de, sokaklarda yaşayan milyonlarca çocuğun bakımını üstlenme zorunluluğu ile çocuk bakımının kolektivize edilmiş formuna duyulan inancın ürünüdür. Belirtilmesi gerekir ki; her ne kadar çocuk bakım evlerinin, sosyalist çizgilerde örgütlenmiş bir ekonomik yapı ile beraber, proleter devletin iradi gücünün elele vererek, ailenin kademeli olarak sönümlenmesini sağlayacağı fikrine duyulan bağlılığın ürünü olacağı tasarlandıysa da, bahsi geçen kurumlar, Savaş Komünizmi döneminin sefalet yıllarında ailelerinden koparak sokağa düşen milyonlarca çocuğun, çoğu zaman, yoksunluk içinde işletilmeye çalışılan yuvaları halindedirler. 1918 yılının ilk çeyreğinden itibaren, yarı-açlık koşullarıyla başetmeye çalışan büyük şehirlerde sokakta yaşıyor olan ve yardıma muhtaç vaziyetteki çocuklar; ülkenin tahıl üretiminin büyük kısmını sağlayan güneydoğu bölgelerine gönderilmeye başlanır ancak döneme dair tüm raporlar ile 1919 yılının Ocak ayında toplanan ‘Tüm-Rusya Çocuk Bakımı ve Korunması Kongresi’nde söz alan delegelerin işaret ettiği durum açıktır: Bakımevlerinin büyük çoğunluğu, müthiş biçimde kalabalıktır ve nüfusunun en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmekten uzak bir görüntü çizmektedirler[56]. 1921 yılında başlayan ve Volga bölgesindeki (Kuzey Kafkasya, Kırım ve Ukrayna’nın güneyi) yerleşim merkezlerinde yaşayan yaklaşık yirmi beş milyon insanı etkilediği tahmin edilen kıtlığin en sarsıcı etkileri, yine toplumun en zayıf halkası konumunda olan çocukları etkilemiştir. Verilere göre, bölgedeki üç yaşın altındaki çocukların yüzde 95’i açlık nedeniyle ölmüştür[57]. Her ne kadar, çocukların bakımı ve eğitimi hususunda Sovnarkom bünyesinde komiserliklerarası istişare faaliyetinin üst düzeyde olduğu bilinse de, Savaş Komünizmi döneminin sonuna ait istatistikler, meselenin bir çözüme kavuşturulamadığını gösterir niteliktedir: Ülkede milyonlarca sokak çocuğu vardır ve devletin sahip olduğu 6603 bakımevinde 540 bini aşkın çocuk kalmaktadır[58]. Çocuk bakımı yükümlülüğünün ailenin sırtından alınarak devlet tarafından üstlenilmesinin gerekliliğine duyulan inanç, günün ekonomik ve toplumsal gerçekliğinin yol verdiği imkansızlıklar nedeniyle aktüalize edilememektedir. Meselenin, NEP ve sonrası dönemde nasıl bir şekle büründüğünü bir sonraki bölümde ele alacağız.


[1] Ele aldığımız uzun dönem boyunca RSDİP (B) [Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik)], RKP (Rusya Komünist Partisi) ve nihayetinde Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) şeklinde üç farklı isim altında örgütlenmiş olsa da; nasıl ki Cumhuriyet Halk Partisi örneğinde olduğu gibi partinin eski ismi ile yenisine geçiş arasında keskin bir örgütsel ve içeriksel bir değişiklik yaşanmadığından ötürü bu partinin 1920’li yıllardaki pratiklerini ele alırken partinin güncel ismini kullanılmasında herhangi bir sakınca görmüyorsam, bu çalışmanın adında da, partinin, SBKP şeklindeki yaygın isimlendiriliş biçimini kullanmanın hata olduğunu düşünmüyorum. Nitekim; SBKP’nin farklı dönemlerdeki, çalışma dahilinde zikredilebilecek olan farklı isimleri, aynı örgütsel kaynağa -Bolşevik kökene işaret etmektedir.

[2] Bu noktada, “radikal” gibi bir tanım pek çok farklı yöne çekilebileceğinden dolayı bir berraklaştırma yapmak gerekiyor. Zira; NEP (Yeni Ekonomi Politikası) gibi, zamanında ‘1918-1921 arasının Savaş Komünizmi politikalarından muazzam bir geriye doğru adım’ olarak nitelendirilen, yoğun eleştiriye maruz kalmış ekonomik hamleler ve daha sonra göreceğimiz gibi, kadın ve aile sorununa eşitlikçi bir yaklaşımın beraberinde getireceği içinden çıkılmaz görünen sorunlara karşı pragmatik ve pragmatik olduğu ölçüde ekonomik gelişmenin bekaasını ön plana alan pek çok çözüm getiren bir rejim dönemi ne ölçüde ‘radikal’ olarak adlandırılabilir? Kullandığım anlamıyla dönemin radikalizmi, 1930’lu yıllarla birlikte siyaset yapma kanallarının ve resmi ideolojinin her katına egemen olmaya başlayacak olan dolayısız ve pervasız ‘gelenekselciliğin’ karşısında (bu gelenekselci söyleme muazzam bir endüstriyel atılımın eşlik ediyor olması ise tarihin bir ironisi olarak okunabilir), rejimin, vaad ettiği toplumsal dönüşümün radikal kimliğini en azından söylem düzeyinde korumaya çalışıyor olmasından kaynaklanır.

[3] W. Z. Goldman, Women, The State and Revolution, Cambridge University Press, 1995; G. Özgür, Rusya’da Sosyalist Ekim Devrimi ve Kadınların Kurtuluşu, Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 1993; B. L. Glass, M. K. Stolee, “Family Law in Soviet Russia 1917-1945”, Journal of Marriage and the Family, vol. 49, n0. 4, (Nov., 1987), pp. 893-902; J. S. Schwartz, “Role Definitions of Soviet Women”, Social Forces, vol. 58, no. 1, (Sep., 1979), pp. 67-88

[4] K. Marx, F. Engels, Komünist Parti Manifestosu, SOL Yayınları, 1997, s. 33

[5] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, SOL Yayınları, 2002, s. 78

[6] “Tarihsel dönemler boyunca gerçekleştirilen değişiklik, özgürlük yolunda kadınların ilerlemesiyle belirlenir, çünkü kadının erkekle, zayıfın güçlüyle ilişkisinde, insanca niteliğin kalabalık üzerinde yengisi en açık biçimde ortaya çıkar. Kadının kurtuluşunun düzeyi, genel kurtuluşun doğal ölçüsüdür.” (C. Fourier; aktaran Marx, Engels, Kutsal Aile -Ya Da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi – Bruno Bauer ve Hempalarına Karşı, SOL Yayınları, 2003, s. 256)

[7] Ufak bir dipnot olarak belirtmekte fayda var; İngiltere ve Fransa’da Sanayi Devrimi’ni önceleyen bir süreç olarak, 17. ve 18. yüzyıllarda büyük bir gelişim içinde olan ‘cottage industry’ (basit manifaktür)’nin kadını üretim süreçlerine dahil etmesi açısından büyük bir önemi vardır. Ancak henüz, ev ile ‘işyeri’ arasındaki ayrılık gerçekleşmemiş; ev ile atölye aynı mekanı paylaşmaktadır. Kadının, günün bir kısmını ‘dışarda’ geçirmek üzere evden ayrılarak ücretli işgücüne dahil olması, ancak Sanayi Devrimi yoluyla gerçekleşecek ve kadın, ‘bağımsız’ bir üretici olarak toplumsal üretim süreçlerine eklemlenecektir.

[8] Bu noktada belirtilmesinin elzem olduğunu düşündüğüm bir ayrıntı var: Her ne kadar ‘kadın ve aile’ meselesi, 1844’ten 1884 yılında Engels’in kaleme aldığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli çalışmasının yayımlanmasına değin gerek Marx’ın politik ekonomi eleştirisine yoğunlaştığı dönemin öncesindeki ‘gençlik’ eserlerinde, gerekse olgunluk çağı çalışmaları olan Ücret, Fiyat ve Kar ile Kapital’de ikili tarafından yer verilen bir konu olsa dahi, bahsettiğim zaman aralığında kadın sorunu, başlı başına ve ‘kendinde’ bir mesele olarak ele alınmamıştır. Kadın ve aile sorununun Marksist literatür dahilinde başlı başına incelenecek bir konu haline gelmesi, August Bebel’in 1879 tarihli Kadın ve Sosyalizm ismindeki anıtsal çalışmasını yayınlamasının ardından gerçekleşmiştir.

[9] Klasik Marksizmin birincil metinlerinden kasıt, Perry Anderson’ın sınıflandırmasına göre, 19. yüzyılın ortalarında doğmuş olan birinci jenerasyon Marksistlerin kaleme aldıklarıdır (Marx ve Engels’i dışarda tutarak); bunlar: August Bebel, Karl Kautsky, Clara Zetkin ve Alexander Plekhanov olarak sıralanabilir (P. Anderson, Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler, Birikim Yayınları, 2004, s. 26).

[10] Wendy Z. Goldman, Women, The State and Revolution, Cambridge University Press, 1995, s. 12-16

[11] C. Zetkin, Ausgewaehlte Reden und Schriften, Berlin, 1957, c.I, s. 219

[12] Marx’ın Kapital’in ilk cildinde sarfettiği şu sözler, Marksist tavrın hakim geleneksel anlayıştan farkını somut biçimde ortaya koyar niteliktedir: “Ailenin Hristiyan-Cermen biçimini mutlak ve ölümsüz saymak, birbirleri arasında tarihsel bir gelişme dizisi oluşturan eski Roma, eski Yunan, ya da Doğu aile biçimini de mutlak ve ölümsüz saymak kadar saçmadır.” (Marx, Kapital, Birinci Cilt, SOL Yayınları, 1999, s. 467)

[13] Marx, Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach], 2001, s. 58

[14] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, SOL Yayınları, 2002, s. 29

[15] “1860 yıllarına kadar, bir aile tarihi sorunu sözkonusu olamazdı. Bu alanda, tarih bilimi, henüz tamamen Musa’nın beş kitabının etkisi altındaydı. Bu kitaplarda, öbür kaynaklarda olduğundan çok daha ayrıntılı bir biçimde anlatılan ataerkil aile biçimi, yalnızca en eski aile biçimi olarak kabul edilmekle kalmıyor, ayrıca günümüzün burjuva ailesiyle özdeş sayılıyor, bir tutuluyordu. Öyle ki aile hiçbir tarihsel evrim geçirmemiş sayılıyor, yalnızca, ilkel zamanlarda, bütün kurallardan bağışık bir cinsel ilişkiler döneminin varolabileceği kabul ediliyordu.” (Engels, ‘Dördüncü Baskının Önsözü’, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, SOL Yayınları, 2002, s. 15)

[16] 1860’larla birlikte, etnografi alanındaki yeni bulgularla birlikte alevlenen bir dizi tartışmanın odağında olan ve Marx ile Engels’in düşüncesini etkileyen çalışmalardan bazılarını sıralamak gerekirse, bunlar; 1861 yılında Bachofen’in kaleme aldığı Analık Hukuku (Myth, Religion and Mother Right); 1865’te basılan, J. F. MacLennan’ın egzogami (dış evlilik) üzerine yoğunlaştığı ve Bachofen’e bir cevap niteliği taşıyan çalışmaları; İngiliz biyolog John Lubbock’un 1870’de yayımlanan ve grup halinde evliliğe dair arkeolojik kazılarda elde edilen bulguları sunduğu eseri “The Origin of Civilisation and the Primitive Condition” ve tüm bunların yanında, kuşkusuz, ikilinin kavrayışı üzerinde en önemli ve kalıcı etkiyi bırakacak olan Lewis Morgan’ın 1871 ve 1877 tarihli iki eseri: Systems of Consanguinity and Affinity ile Ancient Society -or Researches in the Lines of Human Progress from Savagery through Barbarism to Civilization’dır (Engels, a.g.e. s. 16-25)

[17] “Gerçekten, Morgan, Marx’ın kırk yıl önce keşfetmiş bulunduğu materyalist tarih görüşünü, Amerika’da, kendi alanında yeniden keşfetmiş ve bu durum onu, barbarlık ile uygarlık arasındaki karşılaştırma konusunda, belli başlı bazı noktalar üzerinde Marx’la aynı sonuçlara varmaya götürmüştü.” (Engels, a.g.e., s. 11)

[18] Engels’in çalışması -tıpkı Morgan’ın yapıtı gibi-, özel mülkiyet-öncesi aile biçimlerine geniş yer ayırmıştır. Araştırmanın sınırlı olduğu çerçeve gereği, monogami-öncesi aile türlerinin karakteristiklerine ve bunların doğum koşullarına fazla değinmeden, aile türleri arasındaki geçişin üretim ilişkilerindeki değişimle arasında bulunan sıkı bağlantıyı vurgulayarak, klasik Marksizm’in patriyarkal aile eleştirisine odaklanacağım.

[19] Engels, a.g.e., s. 39

[20] Engels, a.g.e., s. 35

[21] A. Kollontai, Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu -1921 Yılında Sverdlov Üniversitesi’nde İşçi ve Köylü Kadınlara 14 Konferans, İnter Yayınları, 2000, s. 11-79; Engels, a.g.e., s. 29-35

[22] Engels, a.g.e., s. 46

[23] Engels, a.g.e., s. 47

[24] Ev ekonomisinin karakterine ve bunu tarihsel dönüşümüne ilgi, özellikle 1960’lı yıllarla birlikte Markist-feminist literatürün konuya dair alan araştırmaları sayesinde artmıştır. Ev ekonomisinin toplumsal üretim ilişkilerinin ‘yeniden-üretimi’ hususunda oynadığı rol, Marksist-feminist araştırmacılar tarafından patriyarkanın konsolidasyonu çerçevesine yerleştirilmiştir. Buna göre, özel mülkiyete ve çekirdek aileye dayalı ev ekonomisi, “taze emek gücünün üretilmesi, bakımı, yetiştirilmesi ve mevcut emekgücünün bakımı” (G. Acar-Savran, N. Tura Demiryontan, Kadının Görünmeyen Emeği, Yordam Kitap, 2008, s. 19-20) yoluyla yalnızca kapitalist üretim ilişkilerini değil, kadının ücretlendirilmiş üretim süreçlerinden koparılarak ev ekonomisinin ‘görünmez emek’ dünyasına hapsedilişi nedeniyle patriyarkayı da yeniden üreten bir niteliğe sahiptir. Ele alıyor olduğumuz kapitalizm-öncesi ev ekonomilerinde ise, -ücretli emek kavramı zaten varolmadığından dolayı, ücretlendirilmiş emek/görünmez emek gibi bir ayrım söz konusu değildir- emekgücünün üretilmesi ve bakımı, aile kurumunun ve mülkiyetin kolektif niteliğinden dolayı, kadını toplumsal üretim süreçlerinden dışlayıcı bir mekanizma işlevi görmez.

[25] “Komünist ev ekonomisi, tıpkı gerçek babanın kesinlikle bilinmesi olanaksız olduğundan yalnızca ananın tanınmış olmasının kadınlara, yani analara çok yüksek bir değer kazandırmasında olduğu gibi, ev içinde kadınların ağır basması anlamına gelir. Kadının, toplum yaşamının başlangıcında, erkeğin kölesi olduğu yolundaki fikir, bize aydınlıklar yüzyılından (18. yüzyıl –DT) kalan en saçma fikirdir.” (Engels, a.g.e., s. 59); “Çocuklarıyla birlikte bir çok evli çifti kapsayan eski komünist ev ekonomisinde, kadınlara bırakılan ev yönetimi, tıpkı erkekler tarafından yiyecek sağlanması gibi, toplumsal zorunluluk taşıyan bir kamu işiydi. Ataerkil aile ve ondan da çok, tek-eşli olan bireysel aileyle birlikte her şey değişti. Ev yönetimi kamusal niteliğini yitirdi. Bu iş artık toplumu ilgilendirmiyor: bir özel hizmet haline geldi; toplumsal üretime katılmaktan uzaklaştırılan kadın, bir hizmetçi-başı oldu.” (Engels, a.g.e., s. 74)

[26] “Makine, kas gücünü vazgeçilmez bir öğe olmaktan çıkardığı ölçüde, kasları zayıf, vücut gelişmesi eksik, ama eklem ve organları kıvrak işçileri çalıştıran bir araç halini alır. Bu nedenle de kadın ve çocuk emeği, makine kullanan kapitalist için aranan ilk şey olmuştur. Emek ve emekçinin yerini alan bu güçlü araç, çok geçmeden, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin işçi ailelerinin bütün üyelerini egemenliği altına sokarak, ücretli işçi sayısını artırmanın bir aracı olup çıkmıştır.” (Marx, Kapital, Birinci Cilt, SOL Yayınları, s. 416); “Yaş ve cins farklılıklarının işçi sınıfı için artık herhangi bir ayırıcı toplumsal geçerliliği yoktur. Bunların hepsi de, bedelleri yaşa ve cinse bağlı olarak değişin iş aletleridirler.” (K. Marx, F. Engels, a.g.e., s. 19)

[27] “Women had entered the workforce, but they were still responsible for child rearing, cooking, cleaning, sewing, mending –the mindless drudgery of housework essential to the family. Women’s household responsibilities preented them from entering the public worlds of work, politics and creative endeavor on an equal footing with men.” (Wendy Z. Goldman, Women, The State and Revolution, Cambridge University Press, 1995, s. 3)

[28] V.I. Lenin, Briefe aus der Ferne, Brief 3, Ueber die proletarische Miliz, Werke, c. 23, s. 342

[29] Burada önemli olan, sönümleneceği düşünülen ‘aile’nin, yalnızca ‘bildiğimiz anlamıyla’ aile kurumu olduğudur. Cinslerin beraberliğinin, bildiğimiz anlamdaki bu ailenin varoluş nedenini kaybetmesi nedeniyle, “özgür birlikteliğe” (free union) dayalı olacağı varsayılmıştır.

[30] Engels, a.g.e., s. 97

[31] Lenin, ‘Sowjetmacht und die Lage der Frau’, Werke, c. 30, s. 106

[32] W. Wagner, In Pursuit of Orderly Change: Judicial Power and Conflict over Civil Law in Late Imperial Russia, Oxford University Press, 1981, s. 7

[33] Wagner, a.g.e., s. 5

[34] Wendy Z. Goldman, Women, The State and Revolution, Cambridge University Press, 1995, s. 50

[35] Goldman, a.g.e., s. 144

[36] A. Anikst, “Bezrabotnitsa i Zhenskii Trud v Rossii”, Kommunistka, 2. sayı, 1922, s. 37

[37] A. Kollontai, Toplumsal Gelişme Sürecinde Kadının Durumu -1921 Yılında Sverdlov Üniversitesi’nde İşçi ve Köylü Kadınlara 14 Konferans, İnter Yayınları, 2000, s. 182

[38] Kollontai, a.g.e., s. 195

[39] “It is by virtue of a change in the general evaluation of women and their position in the large society that the permission is granted to work independently; but once women begin to take these positions in the large society, then they are better able to assert their own right and wishes within the family.” (William J. Goode, World Revolution and Family Patterns, New York, 1970)

[40] Biraz somutlamak gerekirse, bu müdahale; 1) aynı iş için kadınların erkeklerden daha az ücret alması; 2) kadınların terfi şanslarının karşı cinse kıyasla az olması; 3) kadınların emek piyasasındaki rekabet koşulları dahilinde yıpranmaya daha açık olması; 4) belirli bir iş için, çeşitli nedenlerden ötürü bir erkeğin tercih edilme fırsatının kadına kıyasla daha yüksek olması; 5) işten çıkarılma durumlarında kadınların içinde bulunduğu ‘savunmasız’ şartların suistimale daha açık olması, 6) terfi koşullarındaki de facto adaletsizlikten dolayı alt kademelere sıkışmış bulunan kadınların, üstleri tarafından cinsel tacize maruz kalması gibi çeşitli formlarda olabilir. Emek piyasasının, sosyalist tarzda örgütlenmiş bir ekonomide ortadan kalkacağı varsayılacak olursa (ilerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere, emek piyasası YEP döneminde varlığını korumuştur), üçüncü örnek haricinde bunlardan hiçbirinin, bir proleter devletinde rastlanmaması için herhangi bir garanti olmaması bir yana; patriyarkanın zihinsel temeli ortadan kaldırılmadığı müddetçe, bahsi geçen formlara bürünen erkek egemenliğinin böyle bir ekonomik temelde örgütlenmiş toplumda da görünecek olması kaçınılmazdır.

[41] “İlk gece hakkı” -feodal toplumların kimilerinde varolan; yerel vasalın, tebaasından olan kadınların bedenleri üzerinde sahip oldukları hakka bir gönderme.

[42] F. Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfın Durumu, SOL Yayınları, 1997, s. 231

[43] “Yeni toplumumuzda elbette kadın asalaklara, kocalarının veya sevgililerinin sırtından geçinen iyi beslenmiş metreslere ya da fuhuşu meslek edinenlere de yer yoktur, çünkü bizde şu geçerlidir: ‘Çalışmak istemeyen, yemesin de!’. Bunun için de tüketim mallarının dağılımı, özellikle de kentlerde, sıkı bir şekilde düzenlenmiştir. Yalnızca şahsen çalışan birisi, bir tayın elde eder. Bu ekonomik politikayla, cinsiyetler arasındaki ilişki tümüyle değişiyor. Kadın, artık eskiden olduğu gibi kocasına/geçimini sağlayana sokulmuyor ve artık onun isteklerine de tabi olmuyor. Şimdi kendi ayakları üzerinde duruyor, işe gidiyor, kendi iş karnesi ve (karneye bağlanmış besin maddeleri ve diğer tüketim malları için) alım karnesi var. Erkek, artık evin efendisi, ailenin başkanı ya da reisi gibi davranamıyor.” (A. Kollontai, Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu -1921 Yılında Sverdlov Üniversitesi’nde İşçi ve Köylü Kadınlara 14 Konferans, İnter Yayınları, 2000, s. 183)

[44] Bu yükümlülükten muafiyet koşulları, Kollontai tarafından şöyle sıralanıyor: “Sağlıklarının tehlikede olduğunu kanıtlayabilen kadın ve erkek bütün işçiler, genel çalışma yükümlülüğünden muaf tutulmaktadır; bu düzenleme, çalışma yeteneğinin yüzde 45’ini kaybetmiş kadınlar için de geçerlidir. Genel çalışma yükümlülüğü, hamileler için elbette geçerli değildir. Düzenleme, her hamile kadının, doğumdan sekiz hafta önce ve sonra her türlü işten muaf tutulmasını öngörmektedir. Düzenleme, ayrıca, sekiz yaşından küçük bir çocuğa bakmak zorunda olan bir annenin, evde çocuğa bakacak başka aile üyesi yoksa, çalışamayacağını öngörmektedir. Beş kişiden fazla bir aileye bakmak zorunda olan kadınlar da, genel çalışma yükümlülüğünden muaf tutulmaktadır. Kentlerde 14 yaşından küçük çocukları olan bütün kadınlar ve kırda 12 yaşından küçük çocukları olan bütün kadınlar, oturdukları yer dışından çalışmaktan muaf tutulmaktadır.” (Kollontai, a.g.e., s. 192)

[45] Goldman, a.g.e., s. 52-58; s. 186-191

[46] Goldman, a.g.e., s. 53

[47] Lenin, “Ueber die Aufgaben der proletarischen Frauenbewegung in der Sowjetrepublik”, Rede auf der IV. Konferenz parteiloser Arbeiterinnen der Stadt Moskau, Werke, c. 30, s. 23-29; Yazının bütünlüğünü bozmaması açısından dipnotlar kısmında yer almasına karar kıldığım iki önemli alıntı daha olacak; ilki: “Emekçilerin devlet gücünün sömürücüler olmadan yeni bir yaşam kurduğu yerde, kadın ile erkek arasında yasal eşitlik vardır. Ama bu yeterli değildir. Yasa karşısında eşitlik henüz yaşamda eşitlik değildir. Emekçi kadın yalnız yasa karşısnda değil, yaşamda da erkekle eşit olmayı elde etmelidir. Bu amaçla, emekçi kadınların, kamusal kuruluşların yönetimine ve devlet yönetimine daha çok katılması zorunludur. Bu işbirliği yoluyla kadınlar bilgilerini hızla geliştirecek ve erkeklere erişeceklerdir.” (Lenin, ‘An die Arbeiterinne am 21. Februar 1920’, Werke, c. 30, s. 363) ve ikincisi ise: “Hukukçularımıza göre, yasalardaki ilerleme, kadınların bütün yakınma nedenlerini, giderek artan bir ölçüde ortadan kaldırıyor. Modern uygarlığın yasama sistemleri, ilk olarak, evliliğin geçerli olabilmesi için, eşlerin özgürce onadıkları bir sözleşme olması gerektiğini, ikinci olarak da, evlilik süresince eşlerin birbirine karşı aynı hak ve görevlere sahip olmaları gerektiğini kabul etmekteler. Eğer bu iki koşul, mantıksal bir biçimde gerçekleşmiş olsaydı, kadınlar bütün istediklerine sahip olabilirlerdi. Özgül bir biçimde hukuksal bir nitelik taşıyan bu kanıtlama, cumhuriyetçi burjuvanın, proleter hakkını reddetmek ve onun ağzını kapamak için kullandığı kanıtlamanın ta kendisidir. İş sözleşmesi de taraflar arasında özgürce yapılmış sayılır. Ama bu özgürlük, taraflar arasındaki eşitliğin, yasa tarafından kağıt üzerinde kurulmasına dayanır. Sınıf durumları arasındaki ayrılığın taraflardan birine verdiği güç, bu güçlü tarafın öbürü üzerindeki baskısı, bütün bunlar yasayı hiç ilgilendirmez ve iş sözleşmesi boyunca, biri ya da öbürü açıkça vazgeçmedikçe, iki taraf da aynı haklardan yararlanıyor sayılır. Ama iktisadi koşullar, işçiyi sözümona hak eşitliğinin son kırıntılarından da vazgeçmeye zorlarmış; bu, yasanın hiç umrunda değildir. Evlilik içinde, erkekle kadının hukuksal eşitliğinde de durum bundan daha iyi değildir. Kadın-erkek arasında, daha önceki toplumsal durumlardan bize miras kalmış bulunan eşitsizlik, hiçbir zaman kadının iktisadi baskı altında oluşunun nedeni değil, sonucudur.” (Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, SOL Yayınları, 2002, s. 85)

[48] G. Özgür, Rusya’da 1917 Ekim Devrimi ve Kadınların Kurtuluşu, Dönüşüm Yayınları, 1993, cilt 1, s. 11

[49] Zira, kadının emek gücünün sermaye tarafından, emek süreçlerinde ve bununla bağlantılı olarak ‘toplumsal refah’ yaratma hususunda devlet regülasyonunun kısıtlı bir çapa sahip olduğu bir tarihsel konjonktürde seferber edilmesi, daha önce üzerinden kısaca geçtiğimiz üzere, onun sırtına yalnızca ‘çifte bir yük’ bindirme sonucuna yol açmıştır.

[50] ‘Komünist tavır’ olarak adlandırdığım kavrayış biçimini biçimlendiren ve çalışma boyunca üzerinde durmadığım bir faktörden kısaca bahsetmenin yararlı olduğunu düşünüyorum. Ailenin ekonomik manada üretici bir güç olmaktan çıktığı gerçeğinden hareketle, onun bir toplumsal birim olarak işlevini kaybettiği fikrine ek olarak; bahsettiğim kavrayış biçimini şekillendiren bir diğer unsur, üretici güçlerin rasyonel bir çizgide örgütlenmesini sağlayarak üretken süreçlerdeki her türden israfı minimuma indirme gayretidir. Bu israf-merkezli, planlamacı çizgi 19. yüzyılın Marksist literatüründe kendine az yer bulabilmiş olsa da, yüzyılın sonunda Taylorist hareketi ortaya çıkaran toplumsal koşullardan da de bir nebze etkilendiğini düşündüğüm bir şekilde devrim-öncesi teorik yazında kendine önemli bir yer edinmiştir. İsrafı önleme odaklı bu çizgiyi somutlayabilmek adına Engels’ten şu pasajı alıntılamak istiyorum: “Emek gücünün en büyük tasarrufu, dağınık güçlerin toplumsal kolektif güç için birleştirilmesine dayanan sistemdir. (…) Her ailenin birazcık yemeğini pişirdiği, ayrı yemek takımı sağladığı, ayrı bir aşçı tuttuğu, yiyeceklerini pazardan, bahçeden, kasaptan ve fırıncıdan ayrı getirdiği şimdiki dağınık ev yönetiminde ne kadar çok alan, gereç ve emek gücü israf olur! Kolayca kabul edilebilir ki, yemek hazırlamann ve hizmetin ortaklaşa yapılması durumunda bu iş için şimdi harcanan emek gücünün üçte ikisi tasarruf edilebilir, gene de geri kalan üçte biriyle, işler şimdi olduğundan daha iyi ve daha özenle yerine getirilebilir.” (Engels, ‘Zwei Reden in Elberfeld’, Werke, c. 2, s. 546)

[51] Bulunabilen kısıtlı sayıdaki istatistiğin gösterdiği, 1922 yılına gelindiğinde tüm ülkede, açlık sınırı ve altında yaşayan yaklaşık yedi buçuk milyon çocuk bulunduğudur. (Goldman, a.g.e., s. 59)

[52] Dönemin kadın ve aile politikalarını kavrama çabasına bu üç temel toplumsal motiften herhangi biri dahil edilmediği sürece; komünist toplumun nüveleri olduğu su götürmez bir gerçek olan çocuk bakım evleri ve kamu yemekhaneleri, Savaş Komünizmi dönemini takip edecek olan yıllardaki akıbetleri nedeniyle, araştırmacının siyasal konumlanışına göre değişiklik gösterecek şekilde, “Stalinist muhafazakarlığın kurbanı” yahut “Bolşeviklerin sosyalist kimliğinin vücut bulduğu hücreler” şeklinde tanımlanmaya ve temelsiz bir yüceltmeye açık hale gelecek; yahut bu dönemdeki varlıkları, Bolşevik rejimin pragmatik siyasi anlayışının sonuçlarından biri olma mertebesine indirgenerek, yine akıbetleri nedeniyle “rejimin kadınların kurtuluşuna esasen hiç önem vermediği gerçeğinin somutlanışı” gibi değerlendirmelere maruz kalarak benzer bir şekilde küçük görülebilecektir. Bahsi geçen komünal hizmet üniteleri, olduğundan fazlası değildir: Geleceğin komünist toplumunun günlük yaşayışının nüveleridir; ancak kökünü kadın ve ailenin komünistçe kavranışından aldığı kadar, abluka altında ve yıkılma tehlikesiyle burun buruna olan bir rejimin, biriken toplumsal enerjiyi dizginleme ve açlık gibi gayet güncel bir sorunu mümkün olan en hesaplı yoldan (enerji, işgücü ve besin maddesinden tasarruf etme yoluyla) giderme kaygısından da almaktadır.

[53] A. Sviderskii, “Razvitie Obshchestvennogo Pitaniia v Rykakh Zhenshchiny,” Kommunistka, 8-9 (1921). 26-29 (aktaran, Goldman, a.g.e., s. 128-129)

[54] Goldman, a.g.e., s. 69-70

[55] “Genel yemekhaneler, kreşler, çocuk yuvaları –bunlar, böylesi filizlerin (çn. Komünizm filizleri) güzel örnekleridir; bunlar, tumturaklı sözlerden, tantanadan, törenlerden uzak, ama kadının kurtuluşuna gerçekten elverişli, toplumsal üretimdeki kadar kamusal yaşamda da kadının rolü yönünden onun erkek karşısında eşitsizliğini azaltmaya ve ortadan kaldırmaya gerçekten elverişli yalın, günlük araçlardır. (…) Örnek üretim, örnek komünist zubotnikler, her şinik tahılın sağlanmasında ve dağıtımında örnek bir özen ve dürüstlük, örnek yemekhaneler, işçi evlerine ya da ev bloklarında örnek bir temizlik –bütün bunlar, gerek basınımızda ve gerek her işçi ve köylü örgütünde şimdikinden on kat daha çok dikkat ve özen konusu olmalıdır. Bütün bunlar komünizmin filizleri; bu filizlerin bakımı bizim ortak ve en önde gelen görevimizdir.” (Lenin, “Büyük Başlangıç”, Marx, Engels, Marksizm, SOL Yayınları, 1997, s. 455-456)

[56] Goldman, a.g.e., s. 63-65

[57] L. A. Zhukova, “Deiatal’nost’ Detkomissii VtsIK po Okhrane Zdorov’ia Detei (1921-1938),” Sovetskoe Zdraveookhranenie, 2 (1978), 65 (aktaran, Goldman, a.g.e., s. 67)

[58] P.I. Liublinskii, “Okhrana Detsva i Bor’ba s Besprizornost’iu za 10 Let,” Pravo i Zhizn’, 8-9 (1927) 30 (aktaran Goldman, a.g.e., s. 68)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: