Kalkışma

Barbarların İstilası

Üzerine geniş fikir birliği bulunuyormuşcasına yaygın biçimde dağarcığımızda yer edinen ‘vesayet’ kavramı, anayasa değişikliğine ilişkin referandumun arefesindeki tartışmalara damga vuruyor. Varlığı yahut yokluğu; sivil türevinin gerçekleşme ihtimali ve ya bu ihtimalleri bertaraf etmenin siyasetine dair yoğun bir fikir bombardımanı, kavramın içine oturduğu soyutlama çerçevesinin titrek temellerini gizleme işleviyle beraber, Türkiye toplumsal formasyonunun devlet bileşenine dair tarihi yanılgıları, görebilen gözlere, görünür kılıyor. Ötesinde, kavramın yüksek kullanımsal değeri, AKP otoritarizminin doğası ve sürdürelebilirliğini kavrama konusunda muazzam bir yetersizlikle malul.

1908 Devrimi’ne uzanan tarihi pek çok askeri müdahale ile damgalanmış bir burjuva rejiminin sularında gerçekleşecek bir halk oylamasında beliren kampların bileşenlerinin; tartışma objesi anayasa gibi sembolik niteliği göreli manada yüksek, kıymeti çoklukla etrafındaki hareden menkul bir ön-tanımlayıcı yasal aygıt olduğunda, olabildiğine amorf olması kaçınılmaz. Delik deşik fakat çelik çekirdek bir anayasanın ışıldayan haresi, liberal kanattan ve sol ideologların, kökünü, çöp niteliğindeki bir devlet tahlilinden alan çıkarımlarını tuhaf bir vesayet haresiyle taçlandırmalarına olanak sağlıyor. Bu türden bir tacın, her türden mistifikasyon ‘aleti’ gibi, kampları bir araya getiren ortak paydayı katılaştırmasıyla simultane olarak sınıf çıkarlarının dikte ettiği istikametten esaslı sapmalara yol vererek cephe bileşenlerinin amorf bir bütünleşik vücut oluşturmasına yol verdiğini söylemek yerinde olacaktır. Amorf bir yapı teşkil eden bileşenlerin, sivil vesayet kavramı üzerinde sergiledikleri sıralı birleşik tutumlar ise ancak parti ve sınıf ideologlarının yoğun ve temelleri bulanık olduğu ölçüde demagoji tellallığıyla kompanse edilmiş kaya kadar sert bir çıkarımlar bütününe sarılmalarıyla açıklanabilir. Nasıl ki sermayedarın iktisatının ‘rasyonel insan/tüketici’  soyutlamasınından hareketle izlediği formel mantıksal çıkarımlar silsilesi, kapitalizmin bekasına dair maddi çıkarlarıyla bileşik bir biçimde bütünsel ekonomi teorisini biçimlendiriyorsa; askeri/yahut sivil vesayet gibi bir çıkış noktasından yola koyulan kaba siyaset analizi, güncel ideolojik rota ve maddi belirleyenlerin birliğiyle beraber, yine mantıksal manada ‘kusursuz’/gediksiz bir değerlendirme-yol gösterme kabiliyetine erişiyor.  Burjuva parlamenter siyasetin tanımlayıcı karakteristiklerinden biri, toplumun sosyo-ekonomik fay hatlarının kırılganlığı üzerindeki manevraların karikatürize edilmiş bir çarpık aynasal görüntüsü olmasıdır. İşte, Türkiye parlamenter siyasetinin maskaracı kimyası ve ana-akım politik platformun ‘dışarı’ yorumcuları olan aydın  ‘bilirkişileri’nin analitik kabiliyetleri ve düzenin (sağ/’sol’) dümensuyunda kendine yer edinen siyasi yönelimlerinden doğan karikatür soyutlamalar; sivil vesayet kavramına ilişkin, bahsedilen bulanık ittifaklara hakim iki ana düşünsel eğilimi kolayca belirleyebilmemize yardımcı oluyor.

Buna göre eğilimlerden biri; klasik ve kaba bir sivil toplumcu perspektifin izinde, kökünü bürokratik ve ceberrut devlet geleneği varsayımından alan bir devlet-toplum dikotomisi ve burjuvaziye atfedilen tarih/bağlam-dışı bir demokrat niteliğe dayanma vasıtasıyla askeri-bürokratik vesayetin güncel bir gerçeklik olduğunu iddia ediyor. Cunta anayasasının sivil reformlar eliyle bu bürokratik vesayet rejiminde gedikler açacağı ve bu yasal düzenlemelerin, siyasi erkin, toplumsal kuvvetlerin yekunu ve genel politik tercihlerine ‘nihayet’ denk düşecek lineer/kesiksiz/bükümsüz bir doğrultuda yeniden şekilleneceği, tanımlanacağı ve kendini tanımlamaya başlayacağı inancı hakim. Bu noktada, sivil vesayet türünden bir kavramsal soyutlamaya karşı açık bir tavır şekilleniyor: ‘Vesayetin sivili olmaz; demokratik bir seçim sisteminin üzerine yükseldiği denetim ilkesi ve toplumsal-siyasi iktidarın devlet kurumlarının demokratik regülasyonu süreci üzerindeki tartışılmaz hakimiyeti, ‘vesayet’ ve ‘sivil’ kavramlarının bir arada kullanılmasını mantıksal bir imkansızlığa dönüştürür’. Eğilimlerden diğeri ise; askeri-bürokratik vasilik rejiminin varlığı ve bu varsayılan rejimin askeri-bürokratik kanadının sivil siyasetin bileşenlerinin önemli kısmıyla daimi gergin bir husumet ilişkisi içinde olduğu hususunda hemfikir kanatlardan müteşekkil. ‘Bu rejime dair ne yapmalı’ sorusuna veriyor oldukları yanıtlar noktasında birbirinden ayrılan istikametlere yönelmelerine rağmen, iktidar partisinin ‘devleti bütünüyle ele geçirmenin eşiğinde olduğuna’ dair bir fikir birliği mevcut. Burada, ciddi bir ‘gizli gündem (hidden agenda)’ varsayımının işler halde olduğunu görmek mümkün. Siyasi iktidarın saklı vaziyette, hasat zamanı için beklettiği bir pakedin ilk ciddi uygulama şansına anayasal düzenlemeler eliyle erişeceği fikri baskın görünmekte. ‘Bağımsız’ yargının siyasi iktidarın oyun alanı haline geleceği, cumhuriyet devletinin laik kimliğinin bekçiliğine yaşamsal önem atfettiği düşünülen askeri bürokrat kanadın uysallaştırılması yolunda önemli mesafe katedileceği vb. (…) Tahlile tabi tutulan eğilimlerin bizzat karikatürizasyon ve sağlam bir dogmatizmden beslenmeleri hasebiyle, bizim karikatürümüz, alışıldık olmayan biçimde bir ‘gerçeklik’ payesine sahip. Tahlile girişin kapılarını açan bu nitelik, analizin derinleştirilmesi noktasında ise pek yardımcı olmayacak. Bu noktada ise özetle belirtmek gerekir ki, eğilimlerden ilki askeri vesayetin varlığı ve güncelliğini kabul etmekle beraber ya, sivil vesayet teriminin mantıksal imkansızlığına vurgu yapıyor, yahut AKP rejimine bahşedilen ‘liberal-demokrat’ yönelimin toplumsal gerçekliğe denk düşmediğinin farkedildiği momentlerde, partinin, ‘bileşenlerinden kaynaklı kararsızlığına’ vurgu yoluyla ‘yardıma ihtiyaç duyan/demokrat radikalizm esintilerine muhtaç’ bir siyasi oluşum olduğu vargısına ulaşıyor. İkinci eğilim ise; askeri vesayetin güncelliğine temas etmekle beraber, masadaki düzenlemelerin sivil otoritarizme açılacak bir kapı olduğunu vurguluyor -bu noktada devreye giren gelecek tahayyülleri ise cephe bileşenlerini ayrıksılaştırıyor. Tüm bu yoğun tartışmalarının orta yerinde keşfedilmeyi bekleyense, birbirini gırtlamakla meşgul iki cephenin altında gizlice buluştukları ağacın niteliği. Kürdistan kurtuluş hareketinin yokluğunda içi ölü kalmaya mahkum olacak ezilenlerin boykot cephesinin yer yer ve sıklıkla yüzeysel bir üslupla değinmekle yetindiği bu ağacın derinlikli bir gözden geçirmeye ihtiyaç duyduğu açık. ‘Sol’ liberal ve ‘sağ’ sosyalistler, öylesi bir kaç temel önerme üzerinde fikir birliği içindeler ki; bunların tahlili ve defterlerinin dürülmesi, emekçi sınıfların devrimci mücadelesi için hayati bir önem taşıyor.

‘Tamamlanmamış Burjuva Devrimi’

Türkiye halklarının üzerinde dolaşan komünizmin değil, püriten bir burjuva devrimi fikrinin hayaletidir. Sol ve sağdan pek çok siyasi eğilimin üzerinde sessiz bir mutabakata vardığı, ‘nihayetine ermemiş Türk devrimi’ fikri bugünümüzü yakmaya, ezilenlerin geleceklerini biçimlendirme çabalarını pasif bir saldırganlıkla taciz etmeye, tıpkı ’60lar ve ’70lerin yükselen ‘sınıfa karşı sınıf’ mücadelelerinin üzerine kabus formunda çöktüğü gibi, bugün de devam ediyor. Burjuvazinin 1908-23 Devrimi’nin ‘tamamlanmamış’ olmasına yönelik toplumsal uzlaşma o denli geniş ki, burjuva devrimlerinin doğaları gereği ve kendi içsel ve sınıfsal dinamiği nedeniyle tamamlanmalarının mümkün olmadığına vurgu yapanların pek çoğu dahi demokratik ödevlere büyük önem atfetmeye devam edebiliyor. Kategorik olarak burjuva devriminin, ancien regimé‘e dair tüm iktisadi yapıtaşları ve üstyapısal öğeleri silip süpürerek zaferini ilan ettiğine dair müthiş bir yanılsama, bugünümüzü yakan güncel yanılsamanın kökünde yatmakta. Aynı şekilde devrimci burjuvaziye yakıştırılan önbelirlenmiş/tarih-dışı demokrat kimlik, günün delhizlerinde yol şaşırtan bir levha işlevini görmeye yaramakla kalmıyor, Türk devriminin, büyük bir hata sonucu ‘kararsız’ olarak yaftalanan rotasının dönüşüm uğraklarını gözden kaçırıyor. Tarihsel saflık arayışı, denilebilir ki, ezilenlerin pusulasını şaşırtan en önemli magnetlerden biridir. Kitabi Marksizmin taşıyıcıları saf liberalizm, kapitalizm, sosyalizm arayışında kendilerini heba ede dursun, İngiltere’nin 19. yüzyıl emperyal ve ‘saf’ liberalizmi devletinin demirden eliyle yerküreyi ezilenlerin cehennemine çevirmiş; ’70ler Türkiyesi’nin kulak sınıfı feodal Anadolu arayışındaki bir kuşak genç komünist devrimciyi egemenlerin namlusunun ucuna servis etmiştir.

Burjuva devrimlerinin önder kadroları tarihsel bir boşluğa doğmadıkları gibi, devrimin konsolidasyonu da benzer bir tarihsel boşluk içinde gerçekleşmez. Devrimin, önbelirlenmiş liberal-demokrat ‘ödevleri’ olduğu varsayımını burada çöpe atmamız gerekiyor. Devrimin esas manada tek bir ödevi vardır; o da sermaye hakimiyetini sağlam hukuki regülatif kazıklara çakmak ve eş zamanlı olarak ücretli emek-artı değer-sermaye birikimi-meta üretimi-ücretli emek döngüsü üzerine oturan üretim ve dolaşım faaliyetlerinin verili iktisadi formasyon dahilinde dominant üretici ‘tip’ olmasını sağlamaktır -ve bu ikincisi de, hukuki regülasyon faaliyetiyle kol kola ilerler. Meijive Çarlık mutlakiyetçiliği, Prusya otoritaryanizmi, geç kapitalizmin doğasına içkin devlet-sermaye ilişkisinin niteliğine ışık tutma yolunda faydalı örneklerdir. Her üç örnekte dikkati çeken unsur, gerek Nippon feodalizmi, gerekse Brandenburg ve Rus feodalizmlerinin; savaş makinelerine dönüşecek bu emperyal devletlerin, kendisiyle bütünleşik biçimde semirterek bu bölgelerde güçlü bir kapitalizmin temellerini atma yolunda sağladığı büyük faydadır (Rusya, devasa coğrafi boyutlarının yol verdiği engeller dolayısıyla Japon ve Alman örneklerinden kısmi olarak ayrılıyor). Ren kapitalizminin dinamosu, feodal Alman toprak sahibi sınıfı büyük bir ivmeyle kapitalist tarıma yöneltmiştir. Bahsi geçen sınıfın, bizzat feodal Prusya devletinin yönetici sınıfı olması dolasıyla Alman kapitalizminin zaferinin şafağı, ’48 devrimlerinin yıkıntıları üzerine, kansız ve fakat topraktan özgürleşen milyonlarca köylünün gözden kaçması olanaksız biçimde artan sefaletine doğmuştur. ‘Soylular, manöryel tarımdan kapitalist tarıma kolayca geçmiştir; köylülüğün büyük bölümünün iktisadi özgürlüğün arındırıcı sularında boğulmalarına izin verilirken[1]’ Beraberinde gelen oy hakkı ise, Prusya devletinin ezilenler üzerindeki muazzam hakimiyetinin gölgesinde kalmaya mahkumdur. Alman birliğinin sağlanması ve kapitalizmin hukuki konsolidasyonu, püriten burjuva devrimi arayışındakileri hayal kırıklığına uğratacak biçimde,  birliğin her manada merkezindeki Prusya toprak sahibi sınıfının tüm ekonomik ve bürokratik ayrıcalıklarının anayasa tarafından korunmasıyle elele gerçekleşmiştir. Benzer şekilde Rus kapitalizmi örneğinde, devletle bütünleşik bir ‘servis aristokrasisi’, yaygın kanının aksine, serfliğin tepesine çöken hukuksal düzenlemelerin ilgasını güle oynaya karşıladı. Devlet, Şubat Devrimi’ne kadar katıksız bir feodal aygıt formunda varlığını sürdürse de -bu manada, Prusya devletindekine benzer bir sermaye hakimiyeti söz konusu değildir- özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinde kendi eliyle büyüttüğü kapitalist ağır sınai sermayenin yol verdiği devasa bir savaş gücüne sahip olacaktı. Bu tarihsel bağlam dahilinde Meiji Japonyası ise, geç kapitalizasyonun belki de en uç ‘devlet kapitalizmi’ örneğini yansıtır. Aynı şekilde, tarihin tanık olduğu bu en dinamik kapitalistleşme deneyiminin taşıyıcıları Choshu, Satsuma gibi feodal toprak sahibi ‘klan’ların öncüleri/yeni kapitalistler ve peşinden sürüklendikleri ‘aydınlanmış despot’ Meiji’dir. Geç kapitalizme dair bu çarpıcı örnekler bir yana, tarihin en radikal burjuva kopuşu biçiminde nitelendirilen Fransız Devrimi’nin ne derecede eski rejimden koptuğu/bu rejimin özellikle üstyapısal kimi kurumlarından ‘kurtulma’ hususunda ne ölçüde ‘istekli’ olduğu da büyük tartışma konusudur.

Geç kapitalizmin karakteristiklerine Türkiye özgüllüğü bağlamında geri dönelim. Türkiye’nin ekonomik formasyonunun geç kapitalistleşme yolunda belini büken önemli üst-belirleyenlerden biri, devrimin üzerine doğduğu topraklarda, bahsi geçen örneklerin tamamen zıttında tezahür eden biçimde, bir feodal sınıfın yokluğudur. Bu önemli bir noktadır zira kapitalizm, yalnızca saydığımız geç kapitalistleşen emperyal örneklerde değil; Fransa, Hollanda ve İngiltere gibi erken modern dönem kapitalizmin doğuşunu simgeleyen formasyonlarda da, varlığı, sınırları net bir biçimde belirlenmiş bir dizi hukuki ve ekonomik ayrıcalıklar üzerinden tanımlanan toprak sahibi feodal bir sınıfın dönüşümü ile meyve vermeye başlamıştır. Türkiye örneğinde, erken modern dönemin monetize olmuş feodalizmine görünüşte en çok yaklaşan 18. yüzyıl ayan rejiminde dahi merkezi otorite ile yerel liderler arasında bu türden bir ‘hukuken korunaklı’ karşılıklılık ilişkisi yoktur. Hele ki, II. Mahmud dönemi ve bunu kırk yıl arayla takip eden Hamidiye istibdadının merkeziyetçi eğilimlerinin, bu türden bir  yerel partikülarizm için hiç de uygun bir yatak olmadığı açıktır. Feodalizm, tıpkı Osmanlı işgali sonrası Balkanları’nda olduğu gibi, Anadolu’da da yeşerememiş, muzaffer burjuva devrimcileri yeni ekonomiye eklemlenerek tarımsal üretimi rasyonelleştirecek bir feodal sınıfla ittifak şansı bulamamıştır. Anadolu ve Kürdistan ticari sermayesinin, yine bahsi geçen örneklere kıyasla cüce boyutunda olması, devletin sınai atılım hamlesinde katalizör rolü verebileceği bir sermayedar kesiminden kısmi olarak mahrum kalmasına yol açmıştır (yalnızca Koç ve Sabancı türdeşi bir-iki oligarkın koca bir coğrafyanın kapitalistleşmesi yükünü taşıyamayacağı açıktır). Esasında konjonktürel bir ‘sapma’ olarak doğan ve aksak bir sermaye birikimi hattında ilerleyen Türkiye sanayi kapitalizmi, hal-i hazırda yüzyıllardır hukuki manada özgür olan küçük köylülün yığınlar halinde kent proleterine dönüşmesi için 1950’li yılların ikinci yarısını beklemek durumunda kalacaktır. Nihayetinde ortaya çıkan ekonomik formasyon ve devlet biçimi, basitçe, şöyle izah edilebilir: 1908-23 döneminde Türkiye burjuvazisinin varlığının büyüyerek gelişmesi ve sermaye birikiminin rotasının bahsettiğimiz ‘sağlam kazıklara’ bağlanması için zaruri olan ve azami gerekliliği haiz hukuksal-bürokratik üstyapı inşa edilmiştir. Koynundaki ticari ve sınai sermayedar sınıfının hakimiyetiyle belirlenen İttihatçı ve Kemalist türevleriyle burjuva devleti; kentçil/kırsal yoksulların baskısı ya da burjuvazi içi sektörel çatlaklarla karşılaşmadığı müddetçe demokratik bir rejime yol verecek içsel bir dinamiğe sahip değildir. Nasıl ki, yaygın determinist kanının aksine feodalizm kendiliğindenci bir süreç içinde kapitalizme yol vermiyorsa, verili siyasi dinamiklere sahip bir toplumsal formasyonun aynı dinamikleri, önbelirlenmiş bir rejim biçimini evrilerek doğurmaz. Prusya’yı kapitalizm yoluna sokan büyük ölçüde 1815 sonrası Ren bölgesinin ilhakıdır. Bourbon Fransası’nı mutlakiyetçiliğe yönelten Habsburg tehdidir. Japonya’ya liberal demokrasi ‘getiren’ İkinci Dünya Savaşı; Rusya’yı kapitalize eden Kırım Savaşı ise, bolşevize eden ilk büyük savaştır. Osmanlı-Türkiye devletleri de benzer bir biçimde, Balkan Savaşları’nın yıkıcı etkisiyle Türk sermayesinin mutlak hakimiyeti altına girerek sultanı İngiliz muadilinin pozisyonuna indirecek, 1946 ‘açılımı’ ise tarım kapitalistlerinin yine savaş döneminde tavan yapan ‘zenginleşmesi’ tarafından önbelirlenecektir.

“Burjuva devrimin, önbelirlenmiş liberal-demokrat ‘ödevleri’ yoktur” varsayımımızdan somut özgüllüklere indik; şimdi soyuta dönüp savımızı kısaca zenginleştirelim. Türk burjuva devriminin tamamlanmamış olduğu iddiası, açıkça ifade edilmediği pek çok durumda dahi, devrimin öntanımlı demokratik ödevleri olduğu varsayımına dayanıyor. Tarihsel sosyolojik bir burjuva devrimleri tarihi tahlili, sermayedar sınıfın iktidarı ele geçirme ve konsolide etme süreçlerinin hiç de varsayıldığı gibi, eski rejimlere dair ‘ne bulduysa’ süpüren tarihsel aralıklar olmadığını ortaya koymamıza yetecek bir güce sahip. Kapitalizmin tarihi aynı muzaffer sınıfın, üzerine bastığı eski rejimin hukuki regülatif yapısal bileşenlerinden pek çoğunu korumada ne kadar tutucu bir tavır sergileyebileceğinin örnekleriyle dolu (Reich). Aynı şekilde iktidara çöreklenen sermaye sınıfının eski rejimle özdeşleşmiş yönetsel üstyapı kurumlarının varlığına dokunmada ne kadar çekingen ve isteksiz olabildiği kesinkez ortada (İngiltere, 1908 Devrimi). Avrupa örneğinde kapitalist üretim biçiminin feodalizm üzerindeki dominasyonu ve sermaye iktidarının siyasi zaferinin geniş bir zaman dilimine yayılan ilk zaman aralığı, kıta genelinde senkronik olmayan ama özgül örneklerinin her birinde kesinlikle hibridite sergileyen bir niteliktedir. Burada hayati önem taşıyan nokta, kırsaldaki pre-kapitalist ilişkilerinin yasal düzenlemeler ve kapitalist üretimin çekim gücünün göreli ağırlıklarıyla beraber er ya da geç yerini ardılına teslim edeceği; ancak yeni siyasi rejime miras kalan yönetsel aygıtlar ve yönetme biçimlerinin sermaye iktidarının varlığını tehdit etmeye yahut sermaye birikimi için gerekli atılımların önünde engel teşkil etmeye başlamadığı müddetçe korunmasının önünde hiç bir sakınca olmadığıdır. Burjuva devrimleri, emekçi sınıfların demokrasisinin “gerektirdiği” üretim ve bölüşüm demokrasisinini sağlamaya muktedir olmayan kimyaları dolasıyla değil; doğalarında ‘tamamlanma’ türünden bir itkinin kendiliğinden varolmamasından kaynaklı olarak  çoklukla ‘tamamlanmamış’ niteliktedirler. Tamamına erecek bir burjuva devrimi arayışı dahilinde Batı’nın liberal demokrasilerine mercek doğrultan sosyalistler tarihi bir yanılgı içindeler. Tamamına eren Weimar Cumhuriyeti, yalnızca Bavyera Sovyeti’ni yıkmakla kalmadı, bir dönemin en dinamik komünist kuşağının birinci elden katili oldu. Tamamına eren Fransa Üçüncü Cumhuriyeti, komünistleri burjuva devletin sadık bekçilerine dönüştürmeyi kesin bir biçimde başaracaktı. Erkenden tamamına eren İngiliz meşruti monarşisinin siyasal liberalizmi ise, ülkeyi dünya komünizminin en kısır coğrafyalarından biri haline getirmede başat rol oynadı. Geniş çaplı siyasi liberalizasyonun burjuva rejimlerinin sonal konsolidasyonu manasına geldiğini anlamak, buna yönelik tavırlar geliştirmek gerekiyor.

Vesayet: Kim İçin, Kim Tarafından, Neye Karşı?

Türkiye’nin özgül siyasi formasyonu dahilinde ‘askeri vesayet’ kavramı, Silahlı Kuvvetler’in ‘rejim’ bekçiliği misyonuna atıfla kullanılıyor. Buna göre devletin askeri-bürokratik kanadı, çoklukla, rejimin hayati bir tehdit ile yüzyüze kaldığında vasilik cüppesini üzerine geçirerek ‘yönetime el koyuyor’. Bir diğer yandan, dönemsel olarak gardroptan çıkardığı cüppenin ihtişamı öylesine göz kamaştırıcı, bu kıyafet değiştirme ritüelinin tarihi öylesine derinlerden kök veriyor ki, aynı kanat görkemli ‘el koyuşların’ ötesine geçen bir biçimde gündelik siyasete dair söz söyleme hakkını kendinde görmeye devam edebiliyor. Rejim bekçiliğini, Türkiye’de vücut bulan haliyle askeri vesayetin tanımlayıcı özelliklerinden biri olarak görenler ve bu vaziyete burun kıvıranların arasında Marksistler de varsa, ortada tuhaf bir şeyler var demektir. Zira, bilmeleri gereken öncelikle bizzat bu insanlardır ki, hangi devlet söz konusu olursa olsun ordu, gayet doğal olarak, o rejimin bekçisi, tehdit algısının yoğunlaştığı her durumda aynı rejimin karşı karşıya kaldığı tehdidi kan ve katliam yoluyla bertaraf etmede güvenilebilecek ilk ve en önemli aktördür.  Başka hiç bir toplumsal kesim askeri zor kapasitesini, askeriye denli bünyesinde yoğunlaştırma imkanını haiz değildir. Batı’dan örnek vermek yersiz zira geride bıraktığımız yüzyılın bu coğrafyadaki konsolide kapitalizm-siyasi liberalizm kompleksi, devletin merkezi askeri gücünü alarm durumuna geçirecek boyutta bir tehditle asla yüz yüze gelmedi (Fransa ve İtalya’nın cici çocukları konumundaki komünist parti iktidarları bunun güzel bir örneğidir). Fakat sanırım bu hususta en çarpıcı örnek Latin Amerika’dan geliyor. Kıtanın 19. yüzyıl caudillo‘larından artakalan bir mirasın ışığında boğuşmak zorunda kaldığı askeri darbelerden muaf kalmayı beceren Şili burjuva devleti, hem kapitalist üretim ilişkilerinin İngiltere/Prusya gibi klasik örneklerine benzer biçimde evrimsel/gösterişli kopuşlardan uzak bir şekilde gelişmesi, hem de aynı sürece denk düşen bir şekilde, 1960’lı yıllara gelindiğinde muazzam düzeyde liberal demokratik bir rejime ev sahipliği yapması nedeniyle az önce kendisinden örnek verme imkanı bulamadığımız formasyonlara müthiş bir yakınlık arz ediyor. Örgütsel geleneğinde ‘siyasi müdahalede bulunma’ türünden bir “davranış kalıbı” kesinlikle varolmayan Şili Silahlı Kuvvetleri’nin Halk Cephesi’nin nihayetinde kürtajla sonuçlanan üç yıllık ‘barışçıl yollardan sosyalizme geçiş’ deneyimi sürecinde yükselen emekçi sınıflar radikalizmine nasıl bir karşılık verdiği, sanıyorum aleni olarak biliniyor; tekrara gerek yok. Aynı şekilde, iç savaş dönemi boyunca sallantı durumunda seyreden Sovyet iktidarının, temelini attığı rejimi konusunda güvenebileceği tek odağın ordusu olması gibi. Bu manada; ordunun kendisine biçtiği yahut kimi durumlarda bizzat yasalar tarafından kendisine bahşedilen ‘rejim bekçiliği’ görevinde tuhaf karşılanacak bir yan olmadığı gibi, aynı silahlı kuvvetleri böylesi bir görevden muaf tutmaya çalışmak kelimenin tam anlamıyla imkansızdır. Askeri-bürokrat kanat olarak tanımladığımız toplumsal grup, tıpkı bahsettiğimiz burjuva devrimcileri gibi, boşluğa doğmaz ve varlıklarına içkin göreli siyasi kuvvetini boşlukta seyrediyor olma halinden devşiremez. Türkiye örneğinde de bunun tastamam böyle olduğunu örneklerle anlatmanın yeri yok zira bu tür göstergelerin hepsi ortalık bilgisi niteliği taşıyor: OYAK -ordunun bizzat kendisinin ‘büyük sermaye’ konumunda olması, NATO -ordunun küresel sermaye birikiminin Türkiye uğrağının jandarması olması, darbe döngüleri -1960: sınai kapitalizmin kentçil baskısı -1971: yükselen militan devrimci dalga ve ’71 krizi -1980: yükselen devrimci dalga ve ithal ikameci sermaye birikim modelinin içsel sınırlarına erişmesiyle eşzamanlı olarak parlementer rejimin düğüm vaziyetine girmesi vb. Türkiye’de kansız askeri müdahalelerin gerçekleştiği; örneğin 28 Şubat gibi bir tarihsel uğrağın ise gündemimizde olması söz konusu dahi değildir zira Silahlı Kuvvetler’in kuvvet komutanlarının ‘din devrimi’ algısına cevaben gerçekleşen bu müdahale, anladığımız ve yazıda kullandığımız manasıyla ‘rejim bekçiliği’ ödevinin bir gereği değil, orta sınıf albay laisizminin ordu üzerine bindirdiği bir yüktür -emekçi sınıflar ve Kürtler’in kavgalarıyla hiç bir ilintisi yoktur; tam da bu nedenle bu yazıdaki gündemimizde yeri yoktur. Rejim, 1997’de, tıpkı 2010’da olduğu gibi sermaye rejimidir. Günün ‘askeri vesayet’ tartışmalarının odağındaki güncel örnekleriyle ordu müdahaleceliğinin karakteristiğine ise, 1997’nin İslami rejim tehdidi algısına ek olarak, çok yoğun bir biçimde AKP iktidarının ve iktisat politikalarının çoklukla üzerine yükseldiği yeni sermaye bloğunun rekabeti sinmiştir.  Bu noktada diyebiliriz ki; askeri vesayet bir anlamda vardır ve fakat ‘rejim bekçiliği’ üzerinden gerçekleşen kavramsallaştırılması dolayımından vücut bulan kaçınılmazlığıyla, kesinlikle yoktur -zira karşıtı olabilecek bir ‘vasisizlik’ hali yoktur. Şayet odak, askeri müdahalenin laisist damgalar taşıyan türevlerine kaydırılacaksa, ordunun bu türden bir siyaset yapma halinin, bu sefer de bizim odağımız olan devrimci mücadele ile en ufak bir alakası yoktur -Türkiye’de İslami devrimci radikalizm büyük ölçüde sinmiş, evrilmiş ve sizin AKP iktidarının doğasında ‘sezdiğiniz’ rejim karşıtlığında kendini ele veren şaşı gözlerinizden çok daha keskin duyargalara sahip ordunun görüş alanından çoktan çıkmıştır. Konjonktürel olarak ağır bir liberal kaftan giymek durumunda kalan sağ ideologlar hayal görmüyor: TC ordusunun son hırçın kanatlarının esaslı tasfiyesi ve dönüşümü, sermaye iktidarını dönemsel kardeş kavgalarına bulanma ihtimalinden kurtaracaktır. Rejimin, zor kapasitesinin burjuva iktidarının ilk on yıllarına kıyasla müthiş ölçüde artmış olmasının yarattığı ‘enflasyonist’ etkiyle beraber böylesi dönemsel yarıkların oluşma ihtimalinden kurtulması liberal demokrasi ve bahsi geçen iktidar bloğunun kesin konsolidasyonu anlamına gelecektir.

Sivil vesayet kavramı ise bizi bir başka tartışma alanına çekiyor: AKP otoritarizmini anlamak. Cemaat nüfuzu vurgusu ve Gramsci’ninkine benzemeyen türden bir ‘pasif devrim’ konseptini sıklıkla harekete geçiren sağ sosyalist eğilimin iktidar partisine yönelik korku ve endişe duyması gayet yerinde olmasına rağmen korku objesinin nitelik ve muhtemel eğilimleri müthiş bir Aydınlanmacı kırılmaya uğradığı ölçüde burjuva siyasetinin dümensuyuna giriyor. Kapitalizmin neo-liberal döngüsünün güncel taşıyıcısına yönelik korku, Aydınlanmacı kaygılarla bezendiği ölçüde bir ‘gizli gündem’ paranoyasına yol veriyor. Burada sosyalist solun önemli bir kesiminin, yıkıcı ve alabildiğine sınırsız görünen iktisadi liberalizmin emekçi kitleler nezdinde yaşattığı müthiş maddi erozyonlar karşısında iktidar partisinin Türkiye ölçeğinde sergilemeyi başardığı şaşırtıcı sürekliliği bir türlü kavrayamamanın yarattığı hayret ve hayal kırıklığı büyük rol oynamakta. Aynı kafa karışıklığında kökünde yatan sebeplerden diğerlerinin, devletin toplum ile ilişkilerine aracılık eden katmanları gözardı eden kaba materyalizm esintili bir özne-yapı diyalektiği perspektifi ve Türkiye sosyalist hareketinin İslami radikalizme genel manada oldukça mesafeli durmasınının yatması olduğunu söyleyebiliriz. Aynı kafa karışıklığı sosyalistlerin, radikal İslami hareketten kök alan bir kitle partisinin yeni ve azgın kapitalist bir ‘İslami modernizme’ [2] kapı araladığını görmemekte ısrar ederek partinin her türden manevrasında ‘kokusu’ gelecekte çıkacak bir ‘aldatmaca’ sezmesine neden oluyor. Bu noktada ‘sivil vasilik’ kavramı, kitlelerin demokratik taleplerine kulak asma gerekliliği hissetmeyecek otoriter bir sivil rejimi vurgulamak maksadıyla devreye giriyor. Emekçi sınıfların hatrı sayılır bir kesiminin güncel iktisadi liberalizmin hegemonik diskuruna soğurulması dolasıyla, verili siyasi demokrasi/iş demokrasisi/cinsiyet eşitliği düzeyinden ötesini görmekten bile zaten vazgeçmiş olduğunun farkında değiller mi? Sivil vesayet, şayet ‘çocuk’ kitlelere karizmatik ‘babaları’ tarafından hediye edilen at gözlüğünün aynı çocuklar tarafından şevkle kuşanılması ise; bu süreç hal-i hazırda çok önemli aşamalar kat etmiştir -masadaki anayasa değişikliğinin; toplu sözleşme ve sendikal hakları ilgilendiren ufak iki  maddesi dışında bu türden bir ‘sivil vesayet’ ile uzaktan yakından bir ilgilisi yoktur. Fakat kitleler, çocuklar değildir. Sosyalist solun ‘yanlış ideoloji’ sapkınlığından kurtulması zaruri; fakat bunun aynı zamanda Aydınlanmacı kavrayış evreninden keskin bir uzaklaşmayı öngerektirmesi nedeniyle zor.

——

[1] Simon, The Failure of the Prussian Reform Movement, sf. 104

[2] Tuğal, Passive Revolution -Absorbing the Islamic Challenge to Capitalism, sf. 20

Bir Yanıt

Subscribe to comments with RSS.

  1. furgay said, on Ağustos 24, 2010 at 19:48

    yorucu, anlaşılması kısıtlıyanlızlığa gebe bir yazı az okununacak azx anlaşılacak,amacı ne


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: