Kalkışma

Barbarların İstilası – 3

Birkaç temel önerme:

1) Geç Osmanlı-Türkiye formasyonunun tarihi, bürokrasi ile burjuvazi (bununla yeri geldiğinde değiştirilebilir biçimde kullanılagelen ‘toplum’) arası bir mücadelenin tarihi değildir. Bürokrasi, bahsi geçen dönemde; artı değeri üreticinin tarlası ve tezgahı, rantı tüccarın çantasından dolaysız biçimlerle ‘cebine indiren’ bir sınıf dahi değildir. Özellikle meşruti monarşi döneminin vergi reformları, önceleyen dönemde tarımsal artı değerin devlet hazinesini by-pass etme suretiyle yüksek bürokrasi tarafından temellük edilmesinin -yani bürokrasiyi kendinde bir sınıf yapan maddi temelinin- koşullarının yıkılarak merkezi vergilendirme rejiminin pre-kapitalist üretim biçimleriyle özdeşleşmiş vergi kanallarının yıkıntıları üzerine yükselmesine kapı aralamıştır. Takip eden dönemin ulusal iktisat rejimi politikaları, vergilendirmenin rasyonalizasyonunu tamamına erdirmiştir. Türkiye’de, hele Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kapitalizasyonu ile beraber bir ‘devlet sınıfının’ varlığından bahsetmek hatadır; sınıf kavramının asla kabul edemeyeceğimiz teorik temeller üzerine bina edilmesi anlamına gelir.

2) İlk önermemize sıkı biçimde bağlı ve Tanzimat’ın bürokrat ‘tipinden’ farklı olarak, İttihat ve Terakki ve ardılı erken dönem Türkiye bürokrasisi, iktisat ile ulusal ve uluslar arası siyasetin teğellendiği noktaları ‘öğrenmiştir’. Aynı bürokrat kanat, muadili herhangi bir geç kapitalizm bürokrasisinin gerçekleştirmesi elzem olan düzeyde; üzerine yapılan fazla vurgu nedeniyle vülgerleşse de gerçekliği tartışmasız olan ‘devlet kurtarma’ misyonuna iktisat siyasetinin bileşenlerini içermeyi başarmıştır. Bu içerme süreci, beraberinde, bürokrasinin  a) maddi manada burjuvalaşmasını (en çarpıcı örneği kuşkusuz Büyük Savaş döneminde yok olan gayrımüslim burjuvazinin mallarının temellükü sürecidir), b) çıkarlarının, ticaret ve tarım burjuvazisi ile bir ve aynı olduğu fikrinin kabulu ve bir yönetici kadro bilinci olarak yerleşmesini beraberinde getirmiştir.  Devlet, aydın bürokratların iyi niyetli çabalarının ötesinde, sermayenin eli ve diliyle ‘kurtarılacaktır’.

3) Türkiye Devleti, arasına oturduğu maddi, hukuki ve siyasi rejim bağlamlarında konsolide bir burjuva devletidir.

ia) 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişkin olarak adlandırabileceğimiz bir ticaret burjuvazisi ve doğal olarak, ticarette yaygın bir piyasa ilişkileri ağı vardır -bu sınıfın temsilcilerinin Büyük Savaş yıllarında neredeyse bütünüyle yokolması, ticaret hacminde yalnızca oldukça kısa süreli, göreli bir düşmeye neden olmuş; peydah olan boşluğu Müslüman tüccar burjuvalar ve tarımsal üretim sürecine müdahale kabiliyeti artan yabancı sermaye doldurmuştur[1].

ib) Tarımda küçük üreticiliğin tarihsel yaygınlığı ve yıkılması yolunda herhangi bir siyasi çaba somuda bürünmediğinden ötürü kapitalist ‘cash crop’  tarımı ve tarımsal ücretli emek bölgesel niteliğini belli oranda korumuş, ancak tarımsal küçük mülk sahibi sınıf dahi lokal piyasa ağlarına sıkı biçimde eklemlenmiştir.

ic) İmalat sanayii, ulusal sermaye birikiminin konjonktürel sapması olarak nitelendirilebiliecek Büyük Buhran-sonrası dönemde, korporatist niteliklere sahip devlet kapitalizmi yönelimi dahilinde atılımlar yapmıştır. Ancak sınai sermayenin karlılığının ve sınai üretiminin yurt-içi toplam üretim içerisindeki payının mutlak artışı 1960-sonrasının eseridir.

id) Türkiye menşeili yahut Türkiye ekonomisinde hareket eden uluslar arası finans kapital, 1980-sonrasının deregülatif iktisadi atmosferinde semirmişse de, şahikasını 2001 Bankacılık Reformu’nu takip eden süreçte tecrübe etmiştir. Türkiye sermaye piyasasının reformlar aracılığıyla gerçekleşen deregülatif regülasyonu, finansal sermayenin uluslar arası dolaşımıyla uyumlu bir yapı inşa etmiştir.

iia) Muzaffer Türkiye burjuvazisi, Tanzimat döneminin ‘haklar’ manzumeleri ve 1858 Arazi Kanunnamesi ile başlayan süreç içerisinde iktidarının hukuki üstyapısını adımsal olarak kurmaya girişmiştir. Bu tedrici sürecin kopuş uğrağı ise, 1908-1923 dönemidir. Burjuvazinin siyasi iktidarı ele geçirişini simgeleyen bu tarihsel aralık, galip sınıfa, sermaye birikiminin hukuki regülasyonunu konsolide etmesinde atılım gerçekleştirme olanağı tanımıştır. Aynı döneme damga vuran ‘rakip toplumsal projelerin eliminasyonu’ ise,  yalnızca ulusal sermaye birikiminin özgün patikasını belirleme hususunda bir anlam ifade eder.

iib) Ücretli emeğin merkezine oturduğu üretim ilişkilerinde istihdam maliyeti, anaparanın geri dönüş karlılığının önemli kalemlerinden olan üretim maliyetlerinin temel belirleyenlerinden biridir. İstihdam maliyetinin ücretlerin kısılması yoluyla azaltılması ve dolayısıyla kar maksimizasyonunun haddini artırmasının sınırı, ücretli emekle köle emeğinin sınırıdır. Burjuva iş hukukunun ücretli emek hususundaki esnekliği, küresel ve ulusal iktisadi dinamiklerle beraber işçi sınıfı muhalefetinin ters yönlü baskıları arasında bulunan güç dengeleri tarafından belirlense de aynı esnekliğin sınırı köle emeği ve sosyalist iş hukukunun kapılarında çizilir. Sağlıklı birikim ile ücret artırımı taleplerinin/bu doğrultuda tedrici ücret artışlarının konjonktürel olarak geçici denge noktalarına varması ise gayet mümkündür. Ancak bilinir ki, burjuva cumhuriyetlerinde demokratik kanallar aracılığıyla hükümet etme gücüne erişmiş siyasi güçlerin yalnızca aynı hukuğun ‘ötesine’ geçme çabaları değil -seçim yoluyla sosyalist ekonomiye geçiş fikri (1970-73 dönemi Şilisi’nin Halk Cephesi’nin radikal kanadı), sürdürülebilir sermaye birikimi sürecini sekteye uğratacak hukuk-içi manevraları dahi geniş sınıfsal blokların tepkisini çekecektir. Belirtmek gerekir ki, Türkiye’de birikimin 1980’i önceleyen birkaç yıllık dönemde kayaya çarpması -karlılığın azalması- ise, burjuva hukukunun icazet alanının içinde gerçekleşen yahut hukuki rejim tarafından onaylanmak durumunda kalan işçi sınıfı eylemliliği/taleplerinden öte, ithal ikameci iktisadi modelin içsel sınırlarına dayanmasından kaynaklanır. Türk iş hukuku, üretimin iç pazarda tüketime kanalize edildiği ve emek davasını modere etmeyi planlayan siyasi yönelimlerin iktidara geldiği bir dönemde, işçi sınıfının satın alma gücünü artırmaya yönelik ücret artışları ve çalışma koşullarını iyileştirilme taleplerine olanak sağlayacak nitelikler içeriyordu. Türk sermaye çevrelerinin askeri müdahaleyi coşkuyla karşılamasının bir yönü, yeni yönetimin yükselmiş işçi sınıfı militanlığını ezecek olmasının bilinci ise, diğeri meşhur Ocak kararlarının Türkiye ekonomisinin kalkınma/büyüme stratejisine vereceği yeni şekildir. Türkiye’de sermayenin yeni iş hukukunun kendini önceleyen döneme kıyasla beliren özgünlüğü esas itibarıyla, işçi sınıfının, birikimin önüne ancak ‘kısmi’ setler çekebilme kapasitesine sahip ‘ekonomist’ taleplerini dizginleme hedefini barındırmasında yatar.

iiia) Sermaye rejiminin siyasi konsolidasyonu, devletin sivil-askeri bürokrat kanat ile emekçi sınıflarının burjuvazinin iktidarı ve birikime yönelmiş radikal muhalefetinin soğurulması yahut ezilmesi ile mümkün kılınır. Sivil bürokrasinin madden burjuvalaşması yahut burjuvazinin ideolojik hegemonyasına soğurulmasından bahsetmiştik. Üst düzey askeri bürokrasinin de Türkiye burjuvazisinin önemli bileşenlerinden biri haline gelmiş olduğu, sanıyorum, herkes tarafından yeterince biliniyor. Türkiye’de ‘iktisadi rejim-karşıtı komplocluğun 1971’de ihtimal dışı kalmasından bu yana, orta-alt kademe asker kanadın ideolojik yönelimleri görüş alanımızın dışında kalmaya mahkum vaziyettedir. Öyleyse şu sonuca rahatlıkla varabiliriz: Türk askeri bürokrasisinin dönemsel ve bütünüyle siyasi iktidarın takip ettiği iktisadi politikalardan bağımsız biçimde vücut bulan ‘hükümet muhalifliğinde’, hiçbir koşul dahilinde, ezilenlerin çıkarlarının yedeklenebileceği bir siyasi hat bulmak mümkün değildir. Silahlı Kuvvetler’in, tartışmaya gayet açık görünen ‘şeriat karşıtlığında’ dahi ezilenlerin çıkarları namına ‘özsel’ manada pozitif bir dinamik bulmaya çalışmak hatadır -‘90lı yılların ortasında radikal görünümlü İslami muhalefet (ve akabinde iktidar)in ana akımı ‘Adil Düzen’ türünden İslami soslu bir sosyal adaletçilik çizgisinde ilerlerken de ezilenler ve onların temsilcilerinin pozisyonu aynı olmalıydı; şeriat hukuğunun yerleştirilmesi yönünde ne bir ümidi, ama bundan da çarpıcısı, ne de ‘isteği’ olan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde de kendimizi konumlandırdığımız hat aynı olmalı. Bu noktada, özellikle Cumhuriyet dönemi ‘üstyapı’ reformlarını “Marksist” bir tonda yorumlamaya çalışan analizlerde sıkça göze çarpan “Kemalist devletin dine karşı verdiği mücadele, burjuva toplumsal biçimlerin kuruluşunun önündeki başlıca engellerden birine karşı verilmiş somut bir mücadeledir[2]” türünden kültürel özcü yaklaşımların bir kenara fırlatılması gerekiyor. İslami ortodoksinin, bırakalım günümüz küresel konjonktürünü, 1920’li yıllarda dahi sürdürülebilir sermaye birikimine ve ‘burjuva toplumsal biçimlerinin’ oluşmasına engel teşkil edebilecek kültürel bir ‘özü’ yoktur. İslami modernizmin 19. Yüzyıldan bu yana kimi özgün okumaları, yer yer yoğun bir anti-kapitalist yönelimle yoğurulmuşsa da, Türkiye’de kitlelerin dini söz konusu olduğunda böylesi yaygın bir yönelimden bahsi geçen dönem bağlamında dahi bahsetmek abes olacaktır. İslami heterodoksinin özellikle Anadolu topraklarında ezilmesinin derin bir tarihi vardır; 1980 sonrasında göreli güç kazanmış anti-kapitalist İslami retorik ise özellikle 1997 sonrasında rejim tarafından soğurulmuştur[3].

iiib) Verili siyasi rejimin konsolidasyon/hegemonyasının maksimizasyonu yolunda yegane ‘engel’ Kürt özgürlük hareketidir. Hareketin güncel yönelimi dahilinde ortaya koyduğu hedeflerin, yine verili rejimin maddi sınırları dahilinde kalınarak somuda bürünmemesi yolunda ise hiçbir engel yoktur.  Bu manada Türk burjuva devletinin ‘mantıksal’ icazet sınırları dahilinde izlenebilecek biricik demokratik reformizm hattı, Kürt halkının taleplerinin dikte ettiği hattır.


[1] Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim, İstanbul 2004, sf. 130

[2] Sungur Savran, Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri Cilt 1: 1908-1980, Yordam, İstanbul 2010, sf. 80-81

[3] Terimin İslami radikalizm bağlamında kullanımı ve derinleştirilmesi için özgün bir çalışma; bkz: Cihan Tuğal, Passive Revolution -Absorbing the Islamic Challenge to Capitalism

Bir Yanıt

Subscribe to comments with RSS.

  1. Anonim said, on Eylül 12, 2010 at 07:10

    Yazınızı okudum. Türkiye coğrafyasında tecrübe edilmiş kapitalistleşme süreci ile birlikte koşut giden sınıfsal ayrışma dahilinde gelişen sınıf refleksinin manevra alanı ve çeşitli aygıtları mücadele alanında kullanma becerisi ve dolayısıyla kazandığı sınıfsal olgunluğun tarihsel bir süreklilik çizgisinde ilerlediği varsayılıp halihazırda mevcut gündemi oluşturan referandum ve onunla bağdaşan demokrasi tartışmasına bağlamaya çalışıyorsunuz. Oldukça olumlu bir müdahale ve teşebbüs olduğunu kabul etmekle birlikte; bu sürekliliğin kavranışı, sınıflar arasındaki konumlanış, ülkede kapitalizmin gelişimine dair yaptığınız tespitlere, maddeler halinde oluşturmuş olduğunuz içerikten esinlenerek; benzer bir biçimde naif itirazlar yöneltmek istiyorum:

    1) Türkiye tarihini merkez-çevre ilişkisinden kabul edip, sınıf kavramsallaştırmasını tahribata uğratıp, icat edilmiş yetersiz bir ikilikte; sermaye birikimini, sınıfı ve devleti anlamak sorunludur; sosyal ve tarihsel formasyonu açıklama hususunda yetersiz kalır. Ancak, bu coğrafyada sınıfı anlamak daha doğrusu kapitalist üretim ilişkileri (inşasında) bağlamında, sınıfı yakalamak için öne sürdüğünüz sav, takip eden iddialar ile beraber okunduğunda tutarsızlık yaratıyor. Bu kısma geri kalan maddelere olan itirazımı açıklarken değineceğim. İddia ettiğiniz üzere, Türkiye’de devlet aygıtı etrafında merkezileşen, artığa el koyan, özgül bir sınıftan ziyade kapitalist üretim ilişkileri içerisinde şekillenen, gelişen evrensel tabiri ve tarihsel hareket ediş biçimiyle bir burjuva sınıfını görmek mümkündür. Bu sınıfsal dönüşümü tarihsel anlamda kavramak için sunmuş olduğunuz sınama aracını –tarihsel dönem için geçerli- ise “merkezi vergilendirme” sistemi olarak tanımlamışsınız. Dolasıyla, devletin vergilendirme mekanizması ve arkasında gelişen mali yapının kapitalist saiklerle işleyişi, “artığa” nasıl el konulduğu noktasında, Geç Osmanlı’nın bir döneminden (!) itibaren kesinleşiyor. Döneme ait modernleşme ve kapitalistleşme tartışmaları ve süreci analiz etme çabasının bir şekilde yarattığı muğlaklık rahatlıkla sona erdiriliyor. Ancak, devlet böyle bir vergi mekanizmasını nasıl kuruyor? Mali yapıyı bu vergilendirme mekanizmasını tüm kaynağa ulaşacak şekilde nasıl organize ediyor veya bu yapılandırma sürecini hangi motivasyona bağlı kalarak yapıyor? Kapitalizmi devletten önce mi yoksa sonra mı varsaymak gerekiyor? Ya da eşzamanlı ilerleyen özerk bir yapı olarak devleti anlasak, sınıfsal tahlilde gedik açmış mı olacağız? Bahsettiğiniz sürece ve buna bağlı olarak kapitalist devlet ve üretim sürecinin yerleşmesi, sınıfsal ayrışmanın tecrübe edilmesine dair Geç Osmanlı döneminde tarihsel veriler bu savı sürdürebilir kılıyor mu?

    2) Çıkarların ortaklaşması ve devleti kurtarmak için yönetici kadronun burjuvaziyle tarihsel çıkar ortaklığını keşfetmesi ve kapitalist amaçlar noktasında birlikte harekete karar veriyor oluşu, vurgulanan “yönetici kadro”nun kim olduğunu daha detaylı kavramsallaştırma sorumluluğunu beraberinde getiriyor sanırım. Bu ara sınıfsal kategoriyi (varsayıyorum), açıklama çabası sanırım sizin metodolojik pozisyonunuzu daha net biçimde ortaya koyacaktır. İkinci maddede de hala daha devlet ve kapitalizm ilişkisi ve dolasıyla sınıfsal ayrışma sorunu netleştirilmemiş. Şu ana kadar yaptığınız tahlilden, devleti özerk, çıkarları olan ancak tarihsel patikanın dikte ettiği oranda oluşsal bir biçimde kapitalizm ve dolayısıyla ulus devlet formu ile kader ortaklığı yapmış bir organizasyon olduğunu varsayıyorum. Hata yapıyorsam, lütfen düzeltin. Maddi manada burjuvalaşma örneği de sanırım bu iddiayı pekiştiriyor. Mülkiyetin el değiştiriyor oluşu bu süreci anlatan bir örnek olmakla birlikte, nasıl el değiştirdiği de anlamak, kapitalist sınıfsal ayrışmanın ve birikim sürecini tanımlamak adına yakıcı bir sorun olarak varlığını ortaya koyar. Buna ek olarak, maddi anlamda burjuvalaşma sürecini detaylandıracak; döneme ait başka tarihsel örneklere sahip miyiz? Ayrıca böyle bir tecrübe, sınıfsal dönüşümü kavramak açısından ve evrensel teorinin geçerliliğini ve burada da birebir uygulandığını kabul etmek açısından yeterli iş görür mü?

    3) (Önceki itirazlar daha ziyade partiküler ve tarih alanının teknik sorunları olarak formüle edilip, devrimci teorinin hassasiyetlerine ve yazının bütünlüğüne temas etmediği iddiası temelinde kategorize etmek mümkün. Dolasıyla üçüncü maddenin ilk cümlesindeki iddiayı kelimesi kelimesine paylaştığımı ve savunduğumu belirtmek ister, rengimin açığa çıkmasını da temenni ederim. Meselem, bir Türkiye tarihi tartışmasına girişmekten ziyade, Marksist metodolojinin uygulamasının Türkiye ölçeğinde doğurduğu kısmi hataları gündeme getirmektir.)

    ia) 19.yy’ın ikinci yarısında kapitalistleşme sürecinin hız kazandığını kabul etmekle birlikte bu dinamizmin yabancı sermayenin, ticaret sermayesi, pazar açmak ve kapitalist bağımlılık ilişkisini tahsis etmek için kıyı bölgelerinde kurduğu çeşitli iştiraklar aracılığı ile gerçekleştiğini Çağlar Keyder iddia ediyordu. Ancak bu iddianın kendisi aynı zamanda farklı bir varsayımla yola çıkar: Yabancı sermaye hali hazırda kendine açtığı pazarda ittifak kurabileceği ve birikime hız kazandıracak, kendi çıkarlarını taşıyacak ve olgunlaştıracak bir yerel sınıfı bulamaz. Dönüştürmeye başladığı ilişkilerde sınıf yavaş yavaş var olur ve bilincini kazanır. Bu aynı zamanda birikiminin nasıl geliştiğini kavramak, çeşitli ağları kurmak ve teknik gereklilikleri yerine getirmekle mümkündür. Böylelikle kapitalistleşme süreci öncellikle ticaret- yabancı finansal sermaye- sonrasında ise sanayi sermayesi gelişiminin ardışık takibine indirgenir. Bu varsayımdan hareketle, 19.yy ikinci yarısında yerelleşmiş bir ticaret burjuvazisinden ve kapitalist pazardan bahsetmek olası mıdır? Bununla birlikte vurguladığınız ve sermaye birikimini Büyük Savaş sonrasında üstlenen müslüman tüccarların nasıl palazlandığını da açıklamak gerekmez miydi? Müslüman tüccar veya burjuva, henüz ilişkilerin oluşmadığı bir coğrafyada görevi üstlenecek iddiayı daha doğrusu pratiği ve sermayeyi nasıl edinmiştir? Kapitalizm öncesi dönem ile bir süreklilik kuracak olursak eğer bu varoluşu kavramak adına feodal ilişkilere ve zora dayalı el koyma pratiklerini anlamak ve bunun nasıl dönüştüğünü açıklamak yerinde olacaktır. Aksi takdirde, özgün koşulları ve farklılaşmış feodalite formunu dışlayıp, sözü edilen coğrafyada kapitalizmin palazlanmasını için varsayılan bir arkaik potansiyel veya embriyoyu bulmak adına anakronizme varabilecek Marksist savrulmayı gözlemlemek olası değil midir?

    ib) Aslında kısaca vurgulanan tarımsal ilişkilerde var olan özgün bir ara sınıfsal kategoriye işaret eden küçük köylü, küçük meta üreticisinin pazarla kurduğu ilişki, basitçe bir yerel eklemlenme sürecinden daha derin bir analizi hak ediyor. Daha doğrusu bu ara kategorinin varlığı ülke tarihindeki belli dönem tartışmalarını domine ettiğini kabul edip; (Bkz. Boratav, Erdost, Keyder ve Aydın’ın tartışmaları) yazının asıl amacının tahlil edilen tarihsel gelişim sürecinin demokrasiyi kurma, yeniden tanımlama gayretinin bir uzantısı olduğunu göz önünde bulundurursak; ara kategorinin varlığı ve nasıl tanımlanacağı, toplumsal öznenin Türkiye ölçeğindeki insiyatifini tartışmak ve bu inşa sürecine nasıl katkı sunabileceğini incelemek açışsından zorunlu bir kavramsallaştırmayı bize dayatmaktadır. Tarımsal ilişkilerin çözülüşü veya mülkiyete sahip ancak birikim yapamayan bu ana kategori; kır ve kent arasındaki ayrımı keskinleştirmiş, ülkenin sınıfsal kompozisyonunu ciddi bir şekilde etkilemiş ve kolektif hareket kapasitesini sorunsallaştırmıştır. Bu maddeyi sizin de yardımınızla, yeri geldiğinde tekrar tartışmayı ayrıca talep ediyorum.

    ic) Bu maddenin bir üst maddeyle ciddi anlamda niteliksel bağ kurduğunu düşünmekteyim. İçeriğe tamamen katılıyorum. Şerh düşmekte fayda var: Korporatizmin bu formunun uygulanması ’60 sonrası sanayi sermayenin gelişiminde de sürekliliğe sahip etkisini devam ettirir. Kır ve kent dikotomisi içerisinde devam eden ekonomi politikaları bize ipucunu vermektedir. Kırsal üretimden elde edilen artığın bizzat sanayi sermayesi için teşvik edilişi veya eklemlense dahi Kürt halkının farklı sömürü biçimlerine maruz kaldığı Doğu ve Güneydoğu illeri bu politikadan kendine düşen payı alır. Düğüm haline gelmiş ve Kürt hareketinin kurucu unsurlarının da bu politikaların her biçimde yarattığını düşünmekteyim.

    iia) “1908-1923” aralığının dönüşümü anlamak açısından çok önemli olduğuna kesinlikle katılıyorum. Galip sınıfın kime karşı bir savaş yürüttüğünü, kime galebe çaldığını ve zaferini nasıl kazandığını açıklarsanız memnun olurum. Ek olarak, hukuksal dönüşümün kendisi zafer kazanmış bir sınıfın iktidarını pekiştirdiği ve tacını kazandığı bir üstyapısal alana işaret etse de, patikanın kendisinin uluslararası alanın baskısıyla şekillendiğini düşünmekteyim. Zafer kazanmış sınıfın, kendini tek sayma veya sürekliliği belirleyecek bir toplumsal özne kudretinden ziyade, contingent ve yapısal bir dayatmanın karşısında patikaya girildiğine dair ilk emareleri gösteren bir başlangıç olduğunu düşünmekteyim. Hukuksal düzenlemenin kendisi arkasındaki alt-yapısal, olgunlaşmış kütlenin tezahüründen uzakta da tecelli etmiş olamaz mıydı? Hukuksal düzenlemenin kendisi, sınıfın talebinden, zorlamasından ziyade daha sonraki süreçte bu alanı yeniden şekillendirmeye muktedir olacak bir sınıfı yaratma teşebbüsü olarak okumak mümkün değil midir?

    iib) Bu maddenin tutarlı ve iyi örülmüş bir iddiayı içerdiğini teslim ediyorum. 60 ve 70’lerde süre giden kalkınma hamlelerini bir çeşit korporatizm olarak nitelendirmek mümkün. Ancak bu iddianızda yapı ile özne arasındaki ilişkide nasıl bir saf tutacağımız konusunda netleşmek gerektiğini düşünüyorum. Bu dönemdeki hükmetme biçimini talep edilenler ile verilenler arasındaki gerginliği modere etme gayreti içerisindeki bir devlete işaret ediyor. Gerginliğin iki kutbundaki olağandışı iniş çıkışlarda toplumsal özenin, sınıfın gücünü tespit etmek gerekiyor kanımca. Aksi takdirde bu taleplerin kabul edilmesi veya devletin baskıcı bir aygıttan ziyade moderator gibi davranmasını “ithal ikameciliğin yapısal sınırına dayanması ve yeni bir modelin icatı süresindeki bekleyişin yarattığı karmaşada verilen oluşsal ve mantık dışı tavizler” konjonktürel ve yapısal dönüşümlere indirgemek, sınıfın örgütlü mücadelesini göz arda etme riskini taşımıyor mu? Buna ek olarak devletin moderator olarak kavranması sermaye birikim sürecinin dayattığı çıkarlardan bağımsız olarak; devleti özerk bir konumda incelememizi gerekli kılar mı?

    iiia) Bahsetmiş olduğunuz bürokratik aygıtın alternatif iktisadi plandan vazgeçmiş oluşuyla veya daha doğrusu bu anlamda alternatifi dayatacak bir muhalefetten yokun oluşu ,alternatif ve doğrudan bir siyasal tasarı ile neden bağ kurmamızı engellesin veya bizi doğrudan bu ihtimalden vazgeçirsin? Devletin kendisi bir üst maddede söylediğiniz üzere, örgütlü sınıf mücadelesinin çıkışa geçtiği anlarda belli bir takım tavizler verebiliyor veyahut moderator pozisyonuna gerileyebiliyor. Şeriat için verilen mücadelesi veya diğer siyasal tasarılar karşısında geniş kapsamlı bürokratik elitin siyasal tavrına kanalize olmak farklı, demokrasinin genişletilmesi noktasında hedeflenen devlet aygıtındaki ayrışmada, manevra kapasitesini kitlenin çıkarın doğrultusunda biçim vermek farklı bir mücadele pozisyonudur. Siyasal alan ile ekonomi arasında devletin manevra alanında ayrışan belli bir takım durumlar söz konusu olabilir. Bürokratik elit diye tanımladığınız bu blok dolayısıyla tavize daha yakın durabilir. Bu ittifak veya siyasi bir mevzilenmeye işaret etmese bile, alanda ortaya çıkan gerilimde taleplerin doğrultusu konusunda bize fikir verebilir. Avrupa’daki demokrasinin genişlemesi de taleplerin ne şekilde, hangi kanallarla ve kime karşı doğrultulduğu kazanım noktasında ayrıştırıcıdır. Genel ve bütüncül bir ülke ekonomi politiğinden, anayasa tartışmasına geçişte metodolojik bir eksiklik olduğunu düşünmekteyim.

    iib) Anayasa ile doğrudan ilişkilendirilen demokratikleşme çabasının doğrudan Kürt hareketinin taleplerinin somutlaştığı oranda, Türkiye burjuvazisinin perspektifinin ideal sınırlarını çizmeye zorladığı iddiasını paylaşmıyorum. Kürt hareketinin kendisi ve yönelttiği talepler ülkedeki muğlak demokratikleşme sorununun tüm hatlarına maalesef temas etmemektedir. Hükmetme biçiminin kendisi, dayandığı geleneksel muhafazakar hatlardan sıyrılıp akıl selim ve soğukkanlı davranmayı becerebilse, ki bu makro yapısal unsurların sınırlarından görece azade ve minimal bir insiyatif ile gerçekleştirilebilir, hegemonyanın yeniden tahsisi sürecinde önündeki engeli rahatlıkla aşabilirdi. Tasarıya eklenecek iki madde, Kürt halkının çoğunluğunu bu hegemonik pozisyona rıza üretecek biçimde kanalize edebilirdi diye düşünüyorum. Ayrıca, – Kürt özgürlük hareketi vurgusunu yanlış anlıyor da olabilirim- parlamenter düzeyde hareketin siyasal talepleri maalesef çok boyutlu ancak yetersiz bir temsiliyet sorununa indirgenmektedir. Hareketin kendisi dolayısıyla, liberal pozisyonun idealleştirdiği Batı Avrupa demokrasinin gerektirdiği mevcut toplumsal talebi taşıyacak kapsamı yaratamamaktadır. Bana kalırsa, sınır sadece bu engelin alt edilmesi kalmayacak, talepleriyle de Burjuvazinin ideal “projection”ınını yaratamayacaktır. Vaat edilen demokrasinin kendisi veya sosyalist demokrasinin inşası için gerekli olan ilham ve eğilim tüm ezilenlerin, mağdurların kolektif direnişi ve mücadelesi ile ancak yaratılabilir.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: