Kalkışma

Bir Okur Eleştirisi

Yer yer oldukça hayati noktalara parmak basan, tahlilimizi parçalı revizyonun atölyesine sokma ihtiyacı uyandıran bir eleştiri yazısı gelmiş ‘Barbarların İstilası’ serisine. Asla okunmayan şu ‘yorum’ bölümünde kaybolmasını istemedim; kritiği gerçekleştiren arkadaşın affına sığınarak paylaşıyorum. İlginize;

-vurgular bana aittir.

**

(Yazınızı okudum.) Türkiye coğrafyasında tecrübe edilmiş kapitalistleşme süreci ile birlikte koşut giden sınıfsal ayrışma dahilinde gelişen sınıf refleksinin manevra alanı ve çeşitli aygıtları mücadele alanında kullanma becerisi ve dolayısıyla kazandığı sınıfsal olgunluğun tarihsel bir süreklilik çizgisinde ilerlediği varsayılıp halihazırda mevcut gündemi oluşturan referandum ve onunla bağdaşan demokrasi tartışmasına bağlamaya çalışıyorsunuz. Oldukça olumlu bir müdahale ve teşebbüs olduğunu kabul etmekle birlikte; bu sürekliliğin kavranışı, sınıflar arasındaki konumlanış, ülkede kapitalizmin gelişimine dair yaptığınız tespitlere, maddeler halinde oluşturmuş olduğunuz içerikten esinlenerek; benzer bir biçimde naif itirazlar yöneltmek istiyorum:

1) Türkiye tarihini merkez-çevre ilişkisinden kabul edip, sınıf kavramsallaştırmasını tahribata uğratıp, icat edilmiş yetersiz bir ikilikte; sermaye birikimini, sınıfı ve devleti anlamak sorunludur; sosyal ve tarihsel formasyonu açıklama hususunda yetersiz kalır. Ancak, bu coğrafyada sınıfı anlamak daha doğrusu kapitalist üretim ilişkileri (inşasında) bağlamında, sınıfı yakalamak için öne sürdüğünüz sav, takip eden iddialar ile beraber okunduğunda tutarsızlık yaratıyor. Bu kısma geri kalan maddelere olan itirazımı açıklarken değineceğim. İddia ettiğiniz üzere, Türkiye’de devlet aygıtı etrafında merkezileşen, artığa el koyan, özgül bir sınıftan ziyade kapitalist üretim ilişkileri içerisinde şekillenen, gelişen evrensel tabiri ve tarihsel hareket ediş biçimiyle bir burjuva sınıfını görmek mümkündür. Bu sınıfsal dönüşümü tarihsel anlamda kavramak için sunmuş olduğunuz sınama aracını –tarihsel dönem için geçerli- ise “merkezi vergilendirme” sistemi olarak tanımlamışsınız. Dolasıyla, devletin vergilendirme mekanizması ve arkasında gelişen mali yapının kapitalist saiklerle işleyişi, “artığa” nasıl el konulduğu noktasında, Geç Osmanlı’nın bir döneminden (!) itibaren kesinleşiyor. Döneme ait modernleşme ve kapitalistleşme tartışmaları ve süreci analiz etme çabasının bir şekilde yarattığı muğlaklık rahatlıkla sona erdiriliyor. Ancak, devlet böyle bir vergi mekanizmasını nasıl kuruyor? Mali yapıyı bu vergilendirme mekanizmasını tüm kaynağa ulaşacak şekilde nasıl organize ediyor veya bu yapılandırma sürecini hangi motivasyona bağlı kalarak yapıyor? Kapitalizmi devletten önce mi yoksa sonra mı varsaymak gerekiyor? Ya da eşzamanlı ilerleyen özerk bir yapı olarak devleti anlasak, sınıfsal tahlilde gedik açmış mı olacağız? Bahsettiğiniz sürece ve buna bağlı olarak kapitalist devlet ve üretim sürecinin yerleşmesi, sınıfsal ayrışmanın tecrübe edilmesine dair Geç Osmanlı döneminde tarihsel veriler bu savı sürdürebilir kılıyor mu?

2) Çıkarların ortaklaşması ve devleti kurtarmak için yönetici kadronun burjuvaziyle tarihsel çıkar ortaklığını keşfetmesi ve kapitalist amaçlar noktasında birlikte harekete karar veriyor oluşu, vurgulanan “yönetici kadro”nun kim olduğunu daha detaylı kavramsallaştırma sorumluluğunu beraberinde getiriyor sanırım. Bu ara sınıfsal kategoriyi (varsayıyorum), açıklama çabası sanırım sizin metodolojik pozisyonunuzu daha net biçimde ortaya koyacaktır. İkinci maddede de hala daha devlet ve kapitalizm ilişkisi ve dolasıyla sınıfsal ayrışma sorunu netleştirilmemiş. Şu ana kadar yaptığınız tahlilden, devleti özerk, çıkarları olan ancak tarihsel patikanın dikte ettiği oranda oluşsal bir biçimde kapitalizm ve dolayısıyla ulus devlet formu ile kader ortaklığı yapmış bir organizasyon olduğunu varsayıyorum. Hata yapıyorsam, lütfen düzeltin. Maddi manada burjuvalaşma örneği de sanırım bu iddiayı pekiştiriyor. Mülkiyetin el değiştiriyor oluşu bu süreci anlatan bir örnek olmakla birlikte, nasıl el değiştirdiği de anlamak, kapitalist sınıfsal ayrışmanın ve birikim sürecini tanımlamak adına yakıcı bir sorun olarak varlığını ortaya koyar. Buna ek olarak, maddi anlamda burjuvalaşma sürecini detaylandıracak; döneme ait başka tarihsel örneklere sahip miyiz? Ayrıca böyle bir tecrübe, sınıfsal dönüşümü kavramak açısından ve evrensel teorinin geçerliliğini ve burada da birebir uygulandığını kabul etmek açısından yeterli iş görür mü?

3) (Önceki itirazlar daha ziyade partiküler ve tarih alanının teknik sorunları olarak formüle edilip, devrimci teorinin hassasiyetlerine ve yazının bütünlüğüne temas etmediği iddiası temelinde kategorize etmek mümkün. Dolasıyla üçüncü maddenin ilk cümlesindeki iddiayı kelimesi kelimesine paylaştığımı ve savunduğumu belirtmek ister, rengimin açığa çıkmasını da temenni ederim. Meselem, bir Türkiye tarihi tartışmasına girişmekten ziyade, Marksist metodolojinin uygulamasının Türkiye ölçeğinde doğurduğu kısmi hataları gündeme getirmektir.)

ia) 19.yy’ın ikinci yarısında kapitalistleşme sürecinin hız kazandığını kabul etmekle birlikte bu dinamizmin yabancı sermayenin, ticaret sermayesi, pazar açmak ve kapitalist bağımlılık ilişkisini tahsis etmek için kıyı bölgelerinde kurduğu çeşitli iştiraklar aracılığı ile gerçekleştiğini Çağlar Keyder iddia ediyordu. Ancak bu iddianın kendisi aynı zamanda farklı bir varsayımla yola çıkar: Yabancı sermaye hali hazırda kendine açtığı pazarda ittifak kurabileceği ve birikime hız kazandıracak, kendi çıkarlarını taşıyacak ve olgunlaştıracak bir yerel sınıfı bulamaz. Dönüştürmeye başladığı ilişkilerde sınıf yavaş yavaş var olur ve bilincini kazanır. Bu aynı zamanda birikiminin nasıl geliştiğini kavramak, çeşitli ağları kurmak ve teknik gereklilikleri yerine getirmekle mümkündür. Böylelikle kapitalistleşme süreci öncellikle ticaret- yabancı finansal sermaye- sonrasında ise sanayi sermayesi gelişiminin ardışık takibine indirgenir. Bu varsayımdan hareketle, 19.yy ikinci yarısında yerelleşmiş bir ticaret burjuvazisinden ve kapitalist pazardan bahsetmek olası mıdır? Bununla birlikte vurguladığınız ve sermaye birikimini Büyük Savaş sonrasında üstlenen müslüman tüccarların nasıl palazlandığını da açıklamak gerekmez miydi? Müslüman tüccar veya burjuva, henüz ilişkilerin oluşmadığı bir coğrafyada görevi üstlenecek iddiayı daha doğrusu pratiği ve sermayeyi nasıl edinmiştir? Kapitalizm öncesi dönem ile bir süreklilik kuracak olursak eğer bu varoluşu kavramak adına feodal ilişkilere ve zora dayalı el koyma pratiklerini anlamak ve bunun nasıl dönüştüğünü açıklamak yerinde olacaktır. Aksi takdirde, özgün koşulları ve farklılaşmış feodalite formunu dışlayıp, sözü edilen coğrafyada kapitalizmin palazlanmasını için varsayılan bir arkaik potansiyel veya embriyoyu bulmak adına anakronizme varabilecek Marksist savrulmayı gözlemlemek olası değil midir?

ib) Aslında kısaca vurgulanan tarımsal ilişkilerde var olan özgün bir ara sınıfsal kategoriye işaret eden küçük köylü, küçük meta üreticisinin pazarla kurduğu ilişki, basitçe bir yerel eklemlenme sürecinden daha derin bir analizi hak ediyor. Daha doğrusu bu ara kategorinin varlığı ülke tarihindeki belli dönem tartışmalarını domine ettiğini kabul edip; (Bkz. Boratav, Erdost, Keyder ve Aydın’ın tartışmaları) yazının asıl amacının tahlil edilen tarihsel gelişim sürecinin demokrasiyi kurma, yeniden tanımlama gayretinin bir uzantısı olduğunu göz önünde bulundurursak; ara kategorinin varlığı ve nasıl tanımlanacağı, toplumsal öznenin Türkiye ölçeğindeki insiyatifini tartışmak ve bu inşa sürecine nasıl katkı sunabileceğini incelemek açışsından zorunlu bir kavramsallaştırmayı bize dayatmaktadır. Tarımsal ilişkilerin çözülüşü veya mülkiyete sahip ancak birikim yapamayan bu ana kategori; kır ve kent arasındaki ayrımı keskinleştirmiş, ülkenin sınıfsal kompozisyonunu ciddi bir şekilde etkilemiş ve kolektif hareket kapasitesini sorunsallaştırmıştır. Bu maddeyi sizin de yardımınızla, yeri geldiğinde tekrar tartışmayı ayrıca talep ediyorum.

ic) Bu maddenin bir üst maddeyle ciddi anlamda niteliksel bağ kurduğunu düşünmekteyim. İçeriğe tamamen katılıyorum. Şerh düşmekte fayda var: Korporatizmin bu formunun uygulanması ’60 sonrası sanayi sermayenin gelişiminde de sürekliliğe sahip etkisini devam ettirir. Kır ve kent dikotomisi içerisinde devam eden ekonomi politikaları bize ipucunu vermektedir. Kırsal üretimden elde edilen artığın bizzat sanayi sermayesi için teşvik edilişi veya eklemlense dahi Kürt halkının farklı sömürü biçimlerine maruz kaldığı Doğu ve Güneydoğu illeri bu politikadan kendine düşen payı alır. Düğüm haline gelmiş ve Kürt hareketinin kurucu unsurlarının da bu politikaların her biçimde yarattığını düşünmekteyim.

iia) “1908-1923″ aralığının dönüşümü anlamak açısından çok önemli olduğuna kesinlikle katılıyorum. Galip sınıfın kime karşı bir savaş yürüttüğünü, kime galebe çaldığını ve zaferini nasıl kazandığını açıklarsanız memnun olurum. Ek olarak, hukuksal dönüşümün kendisi zafer kazanmış bir sınıfın iktidarını pekiştirdiği ve tacını kazandığı bir üstyapısal alana işaret etse de, patikanın kendisinin uluslararası alanın baskısıyla şekillendiğini düşünmekteyim. Zafer kazanmış sınıfın, kendini tek sayma veya sürekliliği belirleyecek bir toplumsal özne kudretinden ziyade, contingent ve yapısal bir dayatmanın karşısında patikaya girildiğine dair ilk emareleri gösteren bir başlangıç olduğunu düşünmekteyim. Hukuksal düzenlemenin kendisi arkasındaki alt-yapısal, olgunlaşmış kütlenin tezahüründen uzakta da tecelli etmiş olamaz mıydı? Hukuksal düzenlemenin kendisi, sınıfın talebinden, zorlamasından ziyade daha sonraki süreçte bu alanı yeniden şekillendirmeye muktedir olacak bir sınıfı yaratma teşebbüsü olarak okumak mümkün değil midir?

iib) Bu maddenin tutarlı ve iyi örülmüş bir iddiayı içerdiğini teslim ediyorum. 60 ve 70’lerde süre giden kalkınma hamlelerini bir çeşit korporatizm olarak nitelendirmek mümkün. Ancak bu iddianızda yapı ile özne arasındaki ilişkide nasıl bir saf tutacağımız konusunda netleşmek gerektiğini düşünüyorum. Bu dönemdeki hükmetme biçimini talep edilenler ile verilenler arasındaki gerginliği modere etme gayreti içerisindeki bir devlete işaret ediyor. Gerginliğin iki kutbundaki olağandışı iniş çıkışlarda toplumsal özenin, sınıfın gücünü tespit etmek gerekiyor kanımca. Aksi takdirde bu taleplerin kabul edilmesi veya devletin baskıcı bir aygıttan ziyade moderator gibi davranmasını “ithal ikameciliğin yapısal sınırına dayanması ve yeni bir modelin icatı süresindeki bekleyişin yarattığı karmaşada verilen oluşsal ve mantık dışı tavizler” konjonktürel ve yapısal dönüşümlere indirgemek, sınıfın örgütlü mücadelesini göz arda etme riskini taşımıyor mu? Buna ek olarak devletin moderator olarak kavranması sermaye birikim sürecinin dayattığı çıkarlardan bağımsız olarak; devleti özerk bir konumda incelememizi gerekli kılar mı?

iiia) Bahsetmiş olduğunuz bürokratik aygıtın alternatif iktisadi plandan vazgeçmiş oluşuyla veya daha doğrusu bu anlamda alternatifi dayatacak bir muhalefetten yokun oluşu ,alternatif ve doğrudan bir siyasal tasarı ile neden bağ kurmamızı engellesin veya bizi doğrudan bu ihtimalden vazgeçirsin? Devletin kendisi bir üst maddede söylediğiniz üzere, örgütlü sınıf mücadelesinin çıkışa geçtiği anlarda belli bir takım tavizler verebiliyor veyahut moderator pozisyonuna gerileyebiliyor. Şeriat için verilen mücadelesi veya diğer siyasal tasarılar karşısında geniş kapsamlı bürokratik elitin siyasal tavrına kanalize olmak farklı, demokrasinin genişletilmesi noktasında hedeflenen devlet aygıtındaki ayrışmada, manevra kapasitesini kitlenin çıkarın doğrultusunda biçim vermek farklı bir mücadele pozisyonudur. Siyasal alan ile ekonomi arasında devletin manevra alanında ayrışan belli bir takım durumlar söz konusu olabilir. Bürokratik elit diye tanımladığınız bu blok dolayısıyla tavize daha yakın durabilir. Bu ittifak veya siyasi bir mevzilenmeye işaret etmese bile, alanda ortaya çıkan gerilimde taleplerin doğrultusu konusunda bize fikir verebilir. Avrupa’daki demokrasinin genişlemesi de taleplerin ne şekilde, hangi kanallarla ve kime karşı doğrultulduğu kazanım noktasında ayrıştırıcıdır. Genel ve bütüncül bir ülke ekonomi politiğinden, anayasa tartışmasına geçişte metodolojik bir eksiklik olduğunu düşünmekteyim.

iib) Anayasa ile doğrudan ilişkilendirilen demokratikleşme çabasının doğrudan Kürt hareketinin taleplerinin somutlaştığı oranda, Türkiye burjuvazisinin perspektifinin ideal sınırlarını çizmeye zorladığı iddiasını paylaşmıyorum. Kürt hareketinin kendisi ve yönelttiği talepler ülkedeki muğlak demokratikleşme sorununun tüm hatlarına maalesef temas etmemektedir. Hükmetme biçiminin kendisi, dayandığı geleneksel muhafazakar hatlardan sıyrılıp akıl selim ve soğukkanlı davranmayı becerebilse, ki bu makro yapısal unsurların sınırlarından görece azade ve minimal bir insiyatif ile gerçekleştirilebilir, hegemonyanın yeniden tahsisi sürecinde önündeki engeli rahatlıkla aşabilirdi. Tasarıya eklenecek iki madde, Kürt halkının çoğunluğunu bu hegemonik pozisyona rıza üretecek biçimde kanalize edebilirdi diye düşünüyorum. Ayrıca, – Kürt özgürlük hareketi vurgusunu yanlış anlıyor da olabilirim- parlamenter düzeyde hareketin siyasal talepleri maalesef çok boyutlu ancak yetersiz bir temsiliyet sorununa indirgenmektedir. Hareketin kendisi dolayısıyla, liberal pozisyonun idealleştirdiği Batı Avrupa demokrasinin gerektirdiği mevcut toplumsal talebi taşıyacak kapsamı yaratamamaktadır. Bana kalırsa, sınır sadece bu engelin alt edilmesi kalmayacak, talepleriyle de Burjuvazinin ideal “projection”ınını yaratamayacaktır. Vaat edilen demokrasinin kendisi veya sosyalist demokrasinin inşası için gerekli olan ilham ve eğilim tüm ezilenlerin, mağdurların kolektif direnişi ve mücadelesi ile ancak yaratılabilir.

***

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: