Kalkışma

Dokuyu Sıkılaştıralım – 1

Bir kaç önemli soru ve Türkiye’de kapitalizmin tarihsel gelişim hattı -özellikle Türk kapitalizminin ‘ilkel birikim’ evresi bağlamında öne sürülen savlardan bazılarına itirazlar geldi. İtirazların bir kısmı, bu formasyona dair, üzerine tartışılması ‘lüks’ addedilecek alt-başlıklar üzerine değil; tam da sermaye-sınıf-devlet üçgeninin açılarından öte, köşe noktalarının nasıl birleşip birleşemeyeceğini konu edinen temel kavrayışa yönelik -bu manada çok kıymetli. Sorulara, tatmin edici olacağını umduğum cevaplar vermeye ve itiraz konusu olan meselelere dair tartışmayı kendi pozisyonumdan açarak genel hattı ufak bir ölçüde de olsa derinleştirmeye çalışacağım. Soruların bir bölümünün, şimdilik üç parçaya ayrılmış ve hal-i hazırda bozuk nizamda paylaşılan bu serinin son halkasında giriştiğim özel çabanın ‘doğal’ defektlerinden kaynaklandığını farkettim. Üzerine ciltler hasredilebilecek bir konuya; Türkiye kapitalizminin ilkel birikim dönemine ve bu birikimin sermaye-sınıf-devlet ayaklarının özgün etkileşiminin arda devredilen mirasına ilişkin saptamaların -üzerimdeki vuruş ve kelime sınırıyla beraber- maddeler halinde naklinin getirdiği pek çok kayıp var. Hak vermemek mümkün değil: Ortaya konan kimi önermeler, maddelerin katı sınırları arasında bulanıp kaybolmuş. Şimdi dokuyu, girdiğimiz ve eleştirinin geldiği yoldan -maddeler üzerinden sıkılaştırmaya çalışalım -böylece cevap ve derinleştirme çabaları bütünleşik bir yapıda kaybolma riskinden kurtulabilir.

1) Bu maddenin odağını oluşturan esas çabanın iki yönü var. Birincisi, ilk madde olması hasebiyle renk belli etmek; ikincisi ise, bir sonraki maddede belirtilecek bürokrasi-burjuvazi buluşmasının altyapısını; bunun, iki ayrı ‘sınıfın’ ortak çıkarlar paydasında bir araya gelişi olmadığı ve artığa merkeziyetçi el koyuş metodunun, kökü 1839’a fakat olgunlaşmasının Hamidiye reformizmine denk düşen biçimde yaygınlaşması örneği üzerinden açıklamaya çalışmak. Merkezi vergilendirme yönteminde evrim, sahiden de sınıfsal dönüşümü kavrama açısından önemli bir sınama aracıdır ancak sınama araçlarından, belirtmek gerekir ki, yalnızca biridir. Geç Osmanlı-erken dönem Türk bürokrasisinin dönüşümünü anlamada önemli bir sınama aracıdır zira iltizam sistemi -pek tabii hiçbir zaman devlet aygıtının elindeki tek vergilendirme aracı olmamıştır-, imparatorluk coğrafyasının önemli bir kısmına oldukça özgün bir formda yayılarak önemli bir “işlevi” bünyesinde barındırmıştır. Bu vergi rejimi, saray-içi yahut yakın çevresindeki yüksek bürokrat sınıfın, iltizam hakkının bölünerek daimi devri yoluyla, sıklıkla yerel eşraf önde geleniyle bir ve aynı kişi olan mahalli bürokratın, aynı sistemin yardımıyla monetizasyon yoğunluğu yükselmiş bir iktisadi ilişkiler ağında buluşmasını sağlamıştır. Mültezimlik görevini lokal düzeyde satın alanın bürokrat değil, büyük (niceliği Osmanlı’nın tipik küçük mülkiyet düzeyinde kavramak lazm) toprak sahibi olduğu durumlarda da aynı türden bir buluşmadan bahsetmek mümkün. Ancak bu büyük toprak sahibi-bürokrat buluşmasını hiç bir koşulda erken doğmuş bir sermayedar-bürokrat birleşiminin tarihsel kökü olarak okumamak gerekiyor. İki nedenden ötürü: Birincisi, büyük toprak sahipleri, kimi coğrafi ‘kıyı’ cepleri dışında latifundist/kapitalist tarıma geçmeyip ortakçı kiracılığa yönelmişlerdir. İkincisi ise, çıkarlar düzeyinde, geç Osmanlı evresine de yayılmış bir devlet sınıfı-büyük toprak sahibi çatışması vardır. Literatür bunu, iktisadi uğrakta küçük üreticinin ‘kolay vergilendirilebilir’ olmasına, siyasi uğrakta ise ‘tehdit algısına’ bağlıyor; bu kavrayışınsa kesinlikle derinleştirilmesi gerekir. [Kuşkusuz iltizam, vergilendirme ve özellikle küçük üreticinin elinden çıkan artığa el koyma mekanizmasının önemli araçlarından biri olmasının ötesinde bir devletçi iç borçlanma aletidir (devletçi, zira tahvil benzeri aletlerin aksine rehin edilen obje üzerindeki devlet mülkiyeti kaybolmaz) -fakat bu niteliği bağlamımız dışında kalıyor.] Sonuç olarak diyebiliriz ki; artı ürünün önemli bir bölümü, toplama hakkının mülkiyeti söz konusu olduğunda erken modern dönem Avrupa ‘tax farming’inden ayrılsa da aynı aile içerisinde nitelendirebileceğimiz iltizam usulü kanalıyla hazineye girmeyerek bürokrat sınıfın pek çok kademesinden insanın cebine akıyor. Bu temel dinamiğin etrafında soyutladığımız dönemi takip eden reformlar eliyle gerçekleşen vergi rasyonalizasyonunun burada değinilmeyi gerektirecek biricik önemi ise, bürokrat kadroların artı ürün ile dolaysız (iltizamın sub-contracting’i yoluyla ‘dolaylı’) bağlarının kopması temelinden hareketle sınıf niteliği ve evrimsel olarak sınıf reflekslerini kaybetmesidir.

Ve nihayetinde, bu maddede vurgu, yalnızca bürokrasiye sınıf niteliğini bahşeden iktisadi ilişkiler tabanının üzerindeydi. Bu vurguyu, “Türkiye tarihinden bürokrasiyi ‘kaybetmek'” biçiminde okumak hata olur. Sınıfı sınıf yapan temelin tahlile tabi tutulması ve aynı temelin hukuken ilga olunmasıyla elele ilerleyen sınıf dönüşümünün toplumsal gruplar arasındaki yeni ittifaklar boyutunda ele alınması gerekir -bunu basit bir düzeyde, bir sonraki maddede zaten yapmaya çalıştım. ‘Devletin vergilendirme mekanizması ve arkasında gelişen mali yapının kapitalist saiklerle işleyişi, artığa nasıl el konulduğu noktasında,  Geç Osmanlı’nın bir döneminden itibaren kesinleşiyor’ şeklinde ifade edilen eleştiride bir yanlış anlama olduğu muhakkak. Özgün vergilendirme metotlarının hiçbir üretim tarzı ile özsel bütünleşik bir ilişkisi olmadığını biliyoruz. Öyleyse Osmanlı mali yapısının devlet düzeyinde kapitalist saiklerle ‘işleyişini’, aynı devletin artığa el koyuş uğrağı ile ilişkilendirmek saflık olacaktır. Ben de böyle bir çaba içerisinde değilim. Bahsi geçen ‘muğlaklık’ ortadadır; henüz varabildiğimiz şu ilk noktada muğlak olmayan tek şey ise, bürokrasinin artı ürünle dolaysız/dolaylı bağının hukuken kopmuş olduğudur.

Ve o meşhur, ölümsüz soru burada da karşımıza çıkıyor: “Kapitalizmi devletten önce mi yoksa sonra mı varsaymak gerekiyor?”  Sanıyorum yazı, erken kapitalizasyon-burjuvalaşma ‘hissini’ haddinden fazla vermiş -bu meseleyi açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Bu noktada ise, serinin ilk parçasında üzerinde vakit harcanan geç kapitalizm ve geç kapitalizmin özgünlüklerine değinen vurguyu yoğunlaştırmak ancak aynı zamanda ‘devletin özerk bir yapı olup olmadığına’ ilişkin soruya cevap yoluyla konuyu açmak lazım. Basit bir önerme: Soyutlanan ‘devlet’; karar alma, idari işlemde bulunma ve ‘yürütme’ uğraklarında görev alan grupların maddi gerçekliğinden soyutlanmış bir yapı olarak hiçbir koşul dahilinde ele alınamaz. Kapitalizm ve modern devlet [birbirlerinin mantıksal uzantıları olduklarından değil; tarihsel olumsallık koşulları dahilinde paralel büyüme gösterdiklerinden ötürü yan yanalar], pre-kapitalist üretim ilişkilerinin siyasi uzantıları ve iktisadi gerçekliği üzerine yükselir ancak bu yükseliş çizgisinin itici savruluşları ve kararlı evrimleri her zaman/mutlaka siyasi uğrakta biçimlenir (özerk kentlerde yoğunlaşan ticaret sermayesinin ‘ezilmesi’, “ikinci serfliğin” tahsisi, burjuva devrimleri, tarım imparatorluklarından savaş makineleri yaratmaya yönelik sınır aşırı motivasyonlar vs). Sömürgeleşmemiş olmasının yanı sıra 19. yüzyıl Latin Amerikası’nın egemen sınıf bileşimi katışıksız komprador nitelikler arzeden burjuva devletlerinden farkı dolayısıyla Türkiye’nin de ucundan dahil olduğunu düşündüğüm geç kapitalist kuşağın özgünlüklerinden biri, Elbe’nin batısındaki ağabeylerinin ekonomi politik deneyleri ve deneyimlerinin ‘öğrenilebilir’ olması idi. Fakat iktisat siyaseti, iktisatsız bir alana doğmaz. Türkiye’yi diğer geç kapitalize olmuş modern devletlerden ayıran husus; kapitalist tarıma şevkle soğurulmayı kabul edecek bir feodal sınıfın yokluğu ve ‘bağırda büyüyen’ ticaret-sanayi sermayelerinin göreli güdüklüğüdür. Ancak temel düğüm yine siyaset alanında çözülmüştür: Siyasi iktidarı gasp eden, Anadolu’nun büyük toprak sahibi sınıfı ve Türk ticaret burjuvazisidir (1913’ü takip eden Milli İktisat rejimi, Ermeni Soykurımı’nı takip eden dönem ve Yunan Savaşı dahilinde M. Kemal hareketine Rum topraklarının gaspı kanalıyla angaje olmuş yerel ileri gelenler göz önünde bulundurulduğunda bu toplumsal grubun hacmini küçümsemememiz gerekir sanıyorum). Özerklik söz konusu değildir; evre itibarıyla embriyonik formu çoktan geride bırakmış bir kapitalist üretimdense henüz söz etmek mümkün değildir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: